ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Vermek çoğalmaktır

 

Vermek çoğalmaktır.

 

07.05.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Bir zamanlar bir köylü bir medresenin kapısını çaldı. Kapılara bakan talebe gelip kapıyı açtığında köylü ona nefis bir salkım üzüm uzattı.

“Bunlar benim bağımın en güzel üzümleri. Size hediye olarak getirdim.”

“Teşekkür ederim” dedi talebe. “Onları hemen hocamıza götüreceğim. İkramınızdan çok memnun olacaktır.”

“Hayır, hayır” diye atıldı köylü. “Ben bunları sana getirdim.”

“Bana mı?” Talebenin yüzü kızardı. Böyle güzel bir hediyeyi hak ettiğini düşünmüyordu.

“Evet!” diye ısrar etti köylü. “Çünkü ne zaman bu kapıyı çalsam onu sen açıyorsun. Ne zaman ürünlerim kuraklıktan kırılsa, bana hergün sen yiyecek ekmek veriyorsun. İnşallah bu üzüm salkımı da sana güneş ışığı gibi ılık ve yağmur gibi güzel İlâhî rahmeti getirir. Çünkü, bak, ne güzel yaratılmışlar.”

Talebe o sabahı üzüm salkımını tefekkür ederek geçirdi. Üzümler sahiden de harika yaratılmışlardı. O yüzden salkımı hocasına ikram etmeye karar verdi. Çünkü kendilerine ilim ve hikmeti öğreten oydu.

Hoca, talebenin bu ikramıyla çok mutlu oldu. Ama sonra hemen medresedeki hasta talebesini hatırladı.

“Üzümleri ona hediye edeyim. Kimbilir belki onlarla sevinir ve daha çabuk şifa bulur.”

Düşündüğü gibi de yaptı. Ama üzümler hasta talebenin odasında da fazla kalmadı. Hasta talebe şöyle düşünmüştü:

“Medresenin aşçısı beni günlerce en iyi yemeklerle besledi. Eminim bu üzümleri o daha çok hak ediyordur.”

Aşçı ona öğle yemeğini getirdiğinde, üzüm salkımını ona hediye etti:

“Allah’ın yarattığı sebze ve meyve gibi harikalarla en yakın olan sensin ve dolayısıyla da bu İlâhî sanat eseriyle ne yapılacağını en iyi sen bilirsin.”

Aşçı üzümlerin güzelliğine hayran olmuştu. Bu üzümlerin güzelliğini ve harikalığını kimse kitaplardan sorumlu talebeden fazla takdir edemezdi. O, tefekkürüyle ve ince düşünüşüyle medresede şöhret kazanmış bir gençti.

Üzümleri görür görmez en küçük şeyde bile İlâhî sanat ve nakışların en yüksek derecede yansıyabileceğini derinden kavradı o talebe de. Yüreği bu sanatın ve güzelliğin Sahibine sevgiyle doldu. Tam bu sırada, medreseye ilk geldiğinde kendisine kapıyı açan talebeyi hatırladı. Şefkatiyle, tevazuuyla, sevecenliğiyle, sıcaklığıyla benzer duyguları yaşamasına vesile olmuştu o arkadaşı da.

Ve böylece daha akşam olmadan, çiftçinin medreseye getirdiği üzüm salkımı kapıya bakan talebeye geri dönmüştü bile.

İşte o zaman bu talebe bu üzümlerin gerçekten de kendi kısmeti olduğunu anladı. Ve birşeyi daha anladı. Cömertlik dostluğun en parlak bir nişanıydı.

***

Herbirimiz bu kadar uzun bir zincir şeklinde olmasa da benzer şeyler yaşamışızdır. Vermeye kıyamadığımız, değerli bulduğumuz, kendimize sakladığımız bir şeyi, dostluğumuza ve sevgimize kurban ettiğimizde, o şeyden daha fazla kazandığımızı fark etmişizdir. Vermenin yoksullaştırmadığını aksine zenginleştirdiğini, verilenden fazlasının elimize geçtiğini de.

Üstelik, hediye ettiğimiz o şey tamamen elimizden çıkıyor değil. İster bir kalem, bir kitap olsun, ister tabakta kalan son meyve olsun, isterse değerli bir vaktimiz olsun, sevdiğimize feda ettiğimizde o şey aslında hayat buluyor. “Benim” diyerek kendimize sakladığımızda sadece o şeyin maddesini tutabilsek de, elimizden çıkarabildiğimizde bütün duygularımız nasipleniyor ondan. Kalem kalemlikten fazla birşey oluyor. Sevginin işareti, dostluğun nişanesi haline geliyor. Gönül ülkemiz onunla şenleniyor ve renkleniyor.

Hani, Hz. Peygamber’in (asm) evinde bir koyun kesilip de tek bir yeri, boynu dışında her tarafı komşulara ve fakirlere dağıtıldıktan sonra, Peygamberimiz sormuştu: “O koyundan geriye ne kaldı?” “Sadece boynu kaldı” şeklinde olmuştu aldığı cevap. Ama o “Hayır” demişti, “O koyundan bize kalan, boynu dışında her yanıdır.”

Eğer birşeyi sadece maddesiyle ölçmeye kalkarsak, verdiğimiz, hediye ettiğimiz şey bizden gider, varlığımızdan eksilir. Ama o şeyi üzerinde taşıdığı anlamlarla tanımlarsak, tam tersine maddesi gitse bile asıl olan anlamları bizde kalır. Zenginleşebilmek için verebilmek gerekir. Diğer bir deyişle, vermek, nesneleri ellerimizle değil ruhumuzla ve duygularımızla tutabilmeye cesaret edebilmek demektir.

O halde mal varlığımızı elimizdekilerle değil, elimizden çıkarabildiklerimizle ölçmeye ne dersiniz? Ne kadara sahip olabildiğimizle değil, ne kadarını paylaşabildiğimizle ve benliğimizden koparabildiğimizle?

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam