ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Tillonun yüksek ruhları

 

Tillo'nun yüksek ruhları

 

05.04.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Son bir-iki sene içinde beni en çok etkileyen görüntü nedir, diye sorduğumda tereddütsüz şu cevabı veriyorum: Geçtiğimiz yaz, bir binanın dördüncü katındaki pencereden iç avluya eğilip baktığımda gördüğüm manzara.

Yer Tillo, penceresinden iç avlusuna baktığım bina ise klasik medrese eğitimi yapan bir kurumdu. Ve manzara: tek tek ya da karşılıklı klasik metinleri ezberlemeye ve müzakereye koyulmuş, dış dünyayla bağını koparmış onlarca gencin manzarası.

O pencereden o avluya baktığım ânda, zaman donmuş, geçmiş ve bugünü katı şekilde ayıran zaman algım silikleşmişti. Yüzyıllardır nasılsa öylece devam eden bir geleneğin canlı, ete kemiğe bürünmüş halkasıydı gözlerimin önündeki. Mümkün olsa saatlerce seyreder, o manzarada dünden bugüne sürgit devam eden problemlerimizi hüzünle düşünürdüm.

Tillo o denli farklı ki, ilçeye ayak bastığınız andan itibaren neredeyse soluduğunuz havanın değiştiğini hissediyorsunuz. Binlerce evliyanın, Şeyh Fakirullah’ın, onun talebesi Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın gölgesindeki Tillo’da insan ruhu bir serinlik ve sükûnet buluyor. Ağırbaşlılığın, olgunluğun, geçmişin geçmediğini aksine bugüne hükmettiğini gösteren edebin sükûneti bu.

Sokaklarda, başka yerlerdeki gibi çocuklar para istemek için üzerinize hücum etmiyorlar. Arkadaşıyla oyun oynarken sesini yükseltip bağırdığında ve bir misafir olarak sizin buna şahit olduğunuzu fark ettiğinde size dönüp “Özür dilerim!” diyecek kadar ince ve nazik bir mizaca mazhar olmuş Tillolu çocuklar.

En önemlisi, Tillo yıllardır bizi rahatsız eden ve maalesef yakın gelecekte yakıp kavuracak gibi görünen sorunlara ilişkin ibret dersleri sunuyor.

Meselâ, devletin resmî kayıtlarına göre aslında Tillo diye bir yer yok! Süryanice “Yüksek ruhlar” anlamına gelen Tillo adı, beldenin yüzyıllardır yüzlerce, binlerce âlim yetiştirdiği gerçeğine sırt dönercesine “Aydınlar” diye değiştirilmiş. 1920’lerden itibaren kutsalla ve dinle bağını koparmış bir toplum projesi uygulamaya konuldu. Bu projenin hedefi yüksek ruhlu âlimler değil aydınlar yetiştirmekti. Yüksek ruhlar yetiştiren Tillo’nun isminin bu şekilde değiştirilmesi tesadüf olamazdı. Sadece isimle kalmayıp Tillo’daki geleneksel usuldeki İslâmî eğitime ket vuruldu. Zülcenaheyn yani çift kanatlı İsmail Fakirullah ve onun talebesi İbrahim Hakkı gibi sadece dinî ilimlerde değil müsbet bilimlerde de derinleşen yüksek ruhlar artık birer hatıra haline geldi.

Bediüzzaman’ın 20. yüzyılın başlarında Doğu Anadolu’da kurulmasını talep ettiği, hem dinî ilimlerin hem de modern bilimlerin birlikte okutulacağı ve böylece hakikatin tezahürüne vesile olacağını, bir taraftan taassubu bir taraftan da şüphe ve inkârı önleyeceğini düşündüğü yeni medrese tarzının aksine, medrese eğitimi önce zayıfladı, Cumhuriyet döneminde ise tamamen yasaklandı. Yeni rejim, modern okullarla ideolojisini bu bölgeye de telkin etmeye çalıştı.

Bu gayret, doğu ve batıyı bir arada tutan bağın din olduğu gerçeğine göz kapamayı işaretliyordu. Kürt çocukları, ikinci dil olarak Türkçe’yi öğrendikleri okullarda “Türküm! Doğruyum! Çalışkanım!” marşlarını söylemek zorunda bırakıldılar. Pozitivist ve Türkçü telkinlerin yapıldığı bu okulların, 70’lerin sonlarında Marksist ve Kürtçü bir hareketin filizlenmesinde ve bugün aynı yanlışta ısrar etmeye devam eden rejimi sarsmasındaki payı inkâr edilebilir mi?

Geçtiğimiz hafta ülkeyi sarsan olaylarla ilgili olarak gazete sayfalarında sık sık karşınıza çıkan “Türk aydınları” “Kürt aydınları” gibi kavramlaştırmalar başlı başına “milliyetçilik+aydınlanmacılık” problemini belgelemiyor mu? Akıllar sözde aydınlanırken, ruhların pozitivizmin ve milliyetçiliğin zulümlü karanlığına “düştüğünü” ve bu karanlığın ülkeyi hem manen hem de maddeten bölmeye aday olduğunu göstermiyor mu?

İşte Tillo, Risâle-i Nur’dan İşârâtü’l-İcâz gibi kimi eserlerin de müfredatında dahil olduğu medrese eğitimiyle Doğu’nun en çok ihtiyaç duyduğu şeyi hakikatli gözlere gösteriyor. Evet, doğunun acilen ekonomik yatırımlara ihtiyacı var. Evet, doğunun acilen sağlık, eğitim, yol, elektrik vs. gibi altyapı hizmetlerine en acil biçimde ihtiyacı var. Evet, doğunun şefkate ihtiyacı var.

Ama hem doğunun hem batının, hem güneyin hem kuzeyin daha fazla yüksek ruha, daha fazla âlime ihtiyacı var. Yüksek ruhların mekânı Tillo’daki meş’alenin bütün doğuya Bediüzzaman’ın öngördüğü tarzda yayılmasına ihtiyaç var.

Eğer işbaşındakiler, doğuyu, güneydoğuyu, burada yaşayan insanları kaybetmemek, dahası kazanmak istiyorsa bu hakikati görmek zorunda!

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam