ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Suya kanmak

 

Suya kanmak*

 

Günlerdir yoldayız. Aştığımız kum tepelerinin sayısını unuttuk. Nice fırtınalar atlattık. Kum içinde kaldık, kum içimizde kaldı.

Savaşa gidiyoruz. Düşmanımız büyükmüş, dev gibi bir orduymuş. Kalabalıkmış. Fısıltılar kulaktan kulağa ümitsizlik yayıyor. Sayımız az, silâhlarımız zayıf.

Susadık. Dilimiz, damağımız kurudu. Suya hasret kaldık.

Savaşa gidiyoruz. Çöl sıcağı hem boğazımızı hem ümidimizi kurutuyor. Hepimizin zihninde aynı soru:

Susuzluktan can vermesine ramak kalmış hangi asker savaşabilir?

Susuzluk düşmandan önce bizi kırıp geçirecek gibi hissediyoruz. En öndeki komutana bakıyorum. Vakur. Üstüne hiç kum gelmemiş, içine hiç susuzluk düşmemiş gibi. Gözleri ileride bir noktaya sabitlenmiş.

Ve nihayet, kumlar bitti, toprak başladı. Atlarımızın altında hışırdayan otlar yakınlarda bir nehri haber veriyor.

Su! Kana kana, doya doya su!

Gözümüzden önce kulağımıza ilişti nehir. Görmeden iştahımızı kabarttı. Atlarımızı mahmuzladık, kendimizi koynuna bırakmak için. Komutanımız hizayı bozmamamız için uyarıyor. Sakin davranmaya çalışıyoruz. Ama bu sükûnetimizin ücretini biraz sonra dudaklarımızı ıslatacak, boğazımızı ıslatacak ve bedenimizin her köşesine hayat taşıyacak suyla fazlasıyla alacağımızı biliyoruz.

İşte karşımızda dünyanın en berrak nehri!

En güzel şarkılardan daha güzel şırıldıyor. En güzel rakkaselerden daha baştan çıkarıcı ve kıvrak akıyor. Serinliğiyle en şifalı ilaçlardan daha sağaltıcı duruyor.

Nehir bizi davet ediyor.

Emir almadan atlarımızdan inmeye kalktığımızı gören komutan, hayır dercesine başını sallıyor. Başının her sağa sola salınışı, bizi nehirden fersah fersah uzaklaştırıyor, biliyoruz.

Haykırıyor:

“Ey insanlar! Ey askerler! Bilesiniz ki, bu bir imtihandır! Suyun cazibesine aldanmayın. Ve sanmayın ki, susuzluğunuzu bu su giderecek.

“Hayır! Susuzluğumuzu cennet ırmaklarından akan tatlı ve serin suyla Rabbimiz giderecek. Önümüzdeki bu nehir ise karnınızı davul gibi şişirseniz de doyurmaz sizi! Ve bilin ki, her kim bu sudan bir avuç hariç içerse, artık benden değildir!”

Ne zorlu bir imtihan Allahım!

Boğazımı kavuran su hasreti ve bu hasreti dindirmeye aday su bu kadar yakınken, komutanın çelik gibi sesi kum fırtınasının uğultusuna, iradelerimiz ise seraba karışıyor.

Suyun cazibesi çoğumuzu esir ediyor.

İşte, kimimiz duâ eder gibi birleştirdikleri avuçlarını suya daldırıyor. Suya avuç avuç kanmaya çalışıyorlar. Irmağın cazibesine kanıyorlar, ama suya kanamıyorlar.

Bir kısmı ellerinin aracılığını bekleyemeyecek kadar sabırsız. Secde eder gibi eğilmişler suya. Başlarını uzatıp doğrudan içiyorlar onu doya doya. Ya da doyamaya doyamaya.

Bazıları doğrudan suyun koynuna bırakıyorlar kendilerini. Akıntının kendilerini alıp götürdüğünü fark edemeden teslim oluyorlar nehre.

Ve ben!

Ateş gibi yakan susuzluğumu “Bu bir imtihan! Bu bir imtihan!” diyerek bastırmaya çalışıyorum.

Komutandan utanarak gizlice ırmağa eğilip bir avuç serinlik götürüyorum dudaklarıma.

Serinletiyor mu, daha mı çok yakıyor, bilemiyorum. Boğazımdan geçerken keskin bir bıçak yutmuşum zannediyorum. Kaçıyorum nehrin kenarından.

Susuzluğuma mağlup olmaktan korkuyorum.

“Sabır! Sabır!” diye bir ses uğulduyor kulaklarımda. Hüzünle bizi seyreden, atından inmeden bekleyen komutan çağırıyor sabra.

Düşmandan önce kendimize yenildiğimizi fark ediyorum.

Borazan sesi, toplanma ve yola devam etme vaktinin geldiğini haber veriyor. Nehre girip de akıntıya kapılanlar görünmüyor bile.

Kana kana içenler şişkin karınlarını oğuştururken, oturdukları veya yattıkları yerden umursamazca konuşuyor:

“Bu kadar az kişiyle o koca orduyu nasıl alt edebiliriz? Gerçekçi olun, ne o orduya ne de onun dev komutanına karşı koyacak gücümüz yok!”

Sudan hiç içmeyenler, ardından da bir avuçla yetinenler atlarına biniyor yeniden. Komutanın yanında hizalanıyoruz.

Nehrin yanına bile yaklaşmamış bir arkadaşımın cevabını duyuyorum: “Nice küçük topluluk sayıca çok olan topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir.”

Biraz ötedeki komutanımız onun sözünü tamamlıyor:

“Allah sabredenlerle beraberdir!”

Suya kananları ardımızda bırakıp, kurumuş dudaklarımızla dev düşman ordusuna karşı ilerlemeye devam ediyoruz. Bir arkadaşım güçlükle yutkunmaya çalışıyor. Başaramıyor. Kurumuş boğazını öksürerek temizlemeye çalışıyor bu defa. Sonra soruyor:

“Sahi neydi o nehrin adı?”

Komutanımız, nehrin hâlâ kulaklarımıza ulaşan şırıltısına eşlik eden şu cevabı veriyor:

“Dünya.”

 

*Bakara Sûresi: 249

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam