ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Sepetteki Sır

 

Sepetteki sır

 

23.03.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Bediüzzaman Said Nursî başarılı sayılabilir mi? Dost-düşman insaf ehlinin bu konuda hemfikir olduğu söylenebilir. Evet, Bediüzzaman bir dâvâ insanı olarak başarıya ulaşmış, daha doğrusu ilâhî yardımla ulaştırılmıştır.

Risâle-i Nur ve onun sözcüsü Bediüzzaman başlı başına gerçek bir başarı öyküsüdür!

Bir insan düşünün.

Maddî ve manevî olumsuz şartlara rağmen ümidini yitirmemiş; küçücük bir tohumun koca bir çınar ağacını ilâhî kudret sayesinde yüklenmesi gibi, şahsî hayatını bir eser külliyatına çekirdek eylemiş; kurtçukların oynaştığı manevî yaraları tedavi edebilecek hakikatleri kafalara vurmadan veya yaraları daha da deşmeden beyan edebilmiş; hem akıllara hem kalblere, hem de duygulara şifa olacak sırları Kur’ân’dan peygamberî bir usûlle alıp muhtaçlara bildirebilmiş; ne sadece elit bir kesimin anlayabileceği “yüksek hakikatler”i, ne de bir okuyuşta tüketilecek popüler basmakalıp kitapları değil, Kur’ân’ın mucizeliğine sığınıp her yaş, her statü ve her eğitim seviyesinden insanın akıl ve kalb düzeyine seslenebilen eserleri yazabilmiş; doğup büyüdüğü coğrafyanın dinî geleneklerinin aksine hiyerarşik olmayan, tamamen kardeşane bir manevî şahsiyetin (cemaatin) teşekkülü için varını-yoğunu ortaya koymuş ve bunu daha hayatındayken görebilmiş…

Böyle bir insan elbette ki başarıya ulaştırılmış sayılmalı!

Peki Bediüzzaman’ın mazhar olduğu bu başarının sırrı nerede?

Elbette ki, farklı farklı, ama aslında birbirini destekleyecek yüzlerce farklı sebep sayılabilir. Ama, bence Said Nursî’nin başarısının sırrı gözle görülür bir yerdeydi.

Sepetinde!

Sonsuz âleme göç ettikten sonra ardında bıraktığı ve bir-iki kıyafet, termos, tesbih, namazlık ve saat gibi bütün “mal-mülkünün” sığabildiği sepetinde!

O sepet, gençliğinde “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim” diyen bir dâvâ insanının, ancak inandığımız gibi yaşadığımız takdirde inandığımız ve inandırmaya çalıştığımız hakikatlere hizmet edebileceğimizin delilidir.

Bir âyette insanlara “Sizden ücret istemeyenlere tâbi olun!” emri verilir (Yâsîn, 21). Bu Kur’ânî emir, insan yaratılışında koyulmuş başka bir ilâhî emrin ya da kanunun ifadesidir aynı zamanda. Çünkü, insan ancak kendisinden ücret istemeyenlere tâbi olacak şekilde var edilmiştir!

İşte, Bediüzzaman’ın milyonlarca akıl ve kalbi dâvâsına bağlama başarısına nasıl mazhar kılındığını, ardında bıraktığı sepeti bu âyeti kendi diliyle tefsir eder ve der ki:

“O insanlardan ne maddî, ne de manevî bir ücret istemedi. Kendisine iyi ya da kötü niyetle sunulan bütün ücretleri reddetti. Bu sayededir ki, bütün bir ömrünü duâ eylediği hedefine—Risâle-i Nur’a—ve iman hizmetine mazhar oldu!”

İsterseniz, onun hayatındaki birkaç durağa göz atarak maddî-manevî ücretler karşısındaki tavrını anlamaya çalışalım. Çünkü, dünya pazarında çokça talep edilen başarı kriterlerini esas aldığımızda kolayca hazmedilebilecek bir şey değil Sözler’in sözcüsünün serencamı.

Meselâ, Bizim dünyevileşmiş zihnimiz “Yüksek statü hem maddî, hem manevî hedeflere ulaşmak için çok önemlidir” der. Ama 1920’lerin başlarında yeni kurulan rejimin kendisine teklif ettiği Doğu Bölgesi Genel Vaizliği gibi dine hizmet edebileceği ve birçok kanlı olayı engelleyebileceği yüksek bir statüyü ve beraberindeki yüklü maaşı elinin tersiyle itmiştir Bediüzzaman. Daha sonraları geri dönüp o kararına baktığında da şöyle demiştir: “Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr-ı ihlâsı taşıyan Risâle-i Nur meydana gelmezdi.”

Aslında, aynı muhakemeyi ilk gençliğinden itibaren karşılaştığı diğer tekliflere de uygulamak mümkündür.

Âhireti ve kulluğu unutmuş bakış açısı, başarının bir anahtarının “mutlu bir aile hayatı” olduğunu iddia eder. Gelgelelim, Molla Said, gençliğinde konağında misafiri olduğu ve iffetiyle kendisine hayran bıraktığı Ömer Paşa’nın damadı olması teklifini kabul etmemiş ve sıkıntılı yalnız bir hayatı tercih etmiştir. Ömer Paşa’nın damadı olsaydı, sizce dünyevî saadet arayışına bile tahammül etmeyen Risâle-i Nur meydana gelir miydi?

İstanbul’a gelip Abdulhamid merhuma doğuda dinî ilimlerin modern bilimlerle birlikte okutulacağı bir medrese kurulması için dilekçe verdiğinde aldığı cevap “Şu parayı al memleketine git! Padişah’ın işlerine karışma!” mealinde bir ihsan-ı şahane olmuştur. Ama o ihsan-ı şahaneyi reddedip tımarhaneye konulmaya razı olmuştur.

Kendi ifadesiyle başına gelen şudur: “Onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.”

“Bu defa olmadı, bir dahaki sefere” diyerek ihsan-ı şahaneyi kabul eden bir Said Nursî, ihlâsı maddî menfaatlerin terkiyle kazanılabileceğini söyleyen Risâle-i Nur’a çekirdek olabilir miydi?

Aynı şekilde, şahsına yönelen teveccüh ve rağbeti kolayca manevî bir ranta çevirebilecekken öyle yapmayıp, ziyaretine gelenleri çoğu kez kabul etmeyip “Risâle okuyun” diyen Said Nursî, en tepeye kendisini koyduğu manevî bir hiyerarşiyi tesis edemez miydi? Etseydi, Risâle-i Nur meydana gelir miydi?

Kardeşliği esas alan bir manevî yol, “Şahsıma değil bir makam, şan ve şeref ve şöhret vermek ve uhrevî ve mânevî bir mertebe kazandırmak, belki bütün kanaat ve kuvvetimle ehl-i imana bir hizmet-i imaniye yapmak için, değil yalnız dünya hayatımı ve fâni makamatımı, belki—lüzum olsa—âhiret hayatımı ve herkesin aradığı uhrevî bâki mertebeleri feda etmeyi, hattâ cehennemden bazı bîçareleri kurtarmaya vesile olmak için—lüzum olsa—Cenneti bırakıp Cehenneme girmeyi kabul” edebilen Bediüzzaman’ın bu manevî istiğnasının meyvesi olabilmiştir…

Örnekler uzatılabilir. Ama hepsinin bize gün ışığı gibi gösterdiği hakikat aynıdır. Maddî ve manevî ücret arayışını reddeden, dünyevî kriterlere sığmayan, hiyerarşiyi değil kardeşliği tesis eden ve müntesiplerinden de aynı “başarı”yı bekleyen “zamanının eşsiz”i bir manevî yoldur Bediüzzaman’ın sepetinden çıkan ve bize miras kalan aslında!

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam