ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Seküler ahlak mümkün mü?

 

Seküler ahlâk mümkün mü?

 

30.03.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Varsayın ki, bir memleketin sultanı kendi el emeği sanat eserlerini sergilemek için bir sanat galerisi açar ve duvarlarına yaptığı şaheser tablolarını, köşelere yonttuğu heykelleri yerleştirir, galerinin kimi odalarında oyma, kiminde tezhib eserleri sergilenir. Sonra insanlar öbek öbek galerinin kapısından buyur edilir. Hepsinin eline bir not defteri ve kalem verilip galeride görecekleri eserler ve diğer şeyler hakkındaki duygu ve düşüncelerini yazmaları, ne anladıklarını not etmeleri istenir. Ziyaretleri sırasında binbir türlü ikramlarla, hediyelerle karşılaşırlar. Galerinin diğer kapısından çıktıktan sonra o kralın huzuruna çıkacak ve defterlerini arz edecekler, sultan da onlara hazinesinden galeridekinden kat kat fazla hediyeler verecektir.

Galeriye buyur edilen bir grup seyircinin içine dahil olalım ve onlarla birlikte gezelim.

Bu gruptan bir kısım insan, hem sanat eserlerine hikmet ve ibret gözüyle bakıyorlar, sanatın inceliklerine varmaya çalışıyorlar ve diğer taraftan da bu kraliyet galerisinde bulunmanın edebini üzerlerinden hiç eksik etmiyorlar. Ne başkalarını itip-kakıyor, ne aldırmazlıkla bağırıp-çağırıp diğer seyircileri rahatsız ediyor, ne de, yiyeceklerinden arta kalan çöpleri sağa sola atarak etrafı kirletmiyorlar. Aksine, dikkatsizlikle düşürülmüş bir şey varsa, başkasının ayağına takılabilir diyerek onu yerden alıyorlar. Tevazuyla, tefekkürle ve edeble adım adım birkaç saat sonra huzuruna çıkacakları sultana arz edecekleri deftere anlamlı cümleler yazmaya çalışıyorlar.

Bu kişilerin tam tersine bir başka kısım ziyaretçi, kısa zaman içinde, o galeriye niçin getirildiklerini unutuyor ve hatta galerinin çıkışında herhangi bir sultanın onları huzuruna çıkaracağını inkâr ediyorlar. Bir kısmı bunu bilse de unutmuş görünüyor. Galeriyi baştan sona dolduran sanat eserlerini sanat eseri saymıyor, onların kendi kendilerine zaman içinde bu hale geldiklerini iddia ediyorlar. O sanat eserlerini yağmalamakta veya sahiplenmekte bir sakınca görmüyorlar. Kendilerine, gizli kameralarla gözlendikleri, yaptıklarının kaydedildiği, daha sonra hesaba çekilecekleri hatırlatıldığında umursamazca cevaplar veriyorlar. Ne sultana, ne onun galerideki eserlerine saygı göstermedikleri gibi, kafiledeki diğer seyircilerin hakkına da tecavüzde bulunuyorlar.

Ama bu grubun içindeki birkaç kişi, sanat eserlerine tefekkür veya ibret gözüyle bakmadıkları halde, başkalarına karşı nazik olmaya çalışıyorlar. Bir kraliyet galerisinde gezindiklerini, birkaç zaman sonra o sultanın huzuruna alınacaklarını düşünmeseler de, etraflarına zarar vermemeye gayret ediyorlar.

Şimdi, sormak gerekiyor: O sultanî sergide edebin asıl kaynağı nedir? Yani, misafirler bizzat sultanın sanatlı elinden çıkmış harika eserlere ve dolayısıyla o sultana karşı edebli olmak durumunda değil midir? Diğer ziyaretçilere gösterilen saygı ve nezaket, ancak sultanî galerinin edebinin bir tezahürü olduğunda gerçek yerini bulmaz mı?

Dünyanın görünmeyen bir Sanatkâr’ın eserlerinin sergilendiği sergi salonu olduğu gerçeğinin unutulmaya ve unutturulmaya çalışıldığı çağdaş zamanlarda yaşıyoruz. İnsanlara, huzur-u ilâhînin edebini takınmak ve diğer yaratılmışlara bu huzurun edebiyle davranmak yerine, nevzuhur bir seküler ahlâk telkin ediliyor. “İyi insan” veya “ahlâklı insan” kavramları dünyanın şahit olunan ve sonra görünmeyen Sultan’ın huzuruna çıkılacağı bir sınav mekânı olduğu gerçeğinden soyutlanarak izah ediliyor kimilerince. İnsan ilişkilerinde, Sultan’ın bildirdiği adaba muhalif bir “adab-ı muaşeret” veya görgü kuralları icat ediliyor.

Bu yolda, dinden bağımsız ahlâkın mümkün olduğu iddia ediliyor. Oysa, din, bizzat âlemlerin Sultanı tarafından elçisiyle misafirlerine nasıl davranmalarını istediğini bildirilmesinden başka bir şey değil. Ve bir hadis-i şerifin ifadesiyle “Din edebtir.” Ve yine o mükemmel örnek insan diyor ki: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” Onun getirdiği kurallar yani Şeriat, aslında insana önce Yaratıcısına, sonra Onun huzurunda diğer yaratılmışlara nasıl edebli davranılacağını ders veriyor. “Âdab-ı Şeriat,” yani dinin edeble ilgili kuralları, bu anlamda insanı hem Rahîm ve Kerîm Sultanıyla bağlıyor, hem de dünya hayatında sergilediği güzel halleri ve davranışları bir ibadet haline getiriyor.

Bu dünya salonunda nerede, ne zaman nasıl hareket edeceğini şaşıran, “iyi fiil”in tanımında tereddüte düşen insan için Hz. Muhammed’in sünnetinden/örnekliğinden daha güzel bir pusula olabilir mi? Sultanın edebi unutularak sergilenen “güzel” hallerin de gerçekten güzelleşebilmesi ve anlamını bulabilmesi için, sünnetin ilkelerine uyulması gerekmez mi?

Said Nursî’nin Sünnet-i Seniyye Risalesinde belirttiği gibi, bu kâinatı bu derece nimetlerle ile dolduran ikram sahibi Zât, şuur sahiplerinden o nimetlere karşı şükür istemesi, gayet açık bir gerçek. Hem bu kâinatı bu kadar sanat mucizeleriyle süsleyen her işi hikmetli O Zât elbette şuur sahiplerinin içinde en seçkin birisini elbette ki Kendisine muhatap ve tercüman ve kullarına elçi ve önder yapacaktır. Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez cemal ve kemal tecellilerine mazhar eden kemal sahibi o Cemîl Zât sevdiği ve görülmesini istediği cemal, kemal, isimlerinin ve sanatını kendi üzerinde toplayan, o cemal ve kemalin en mükemmel ölçüsü bir zâta, herhalde en mükemmel bir kulluk vaziyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine örnek gösterip herkesi ona tâbi olmaya yöneltecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün. Kısacası, Allah’ı sevmek, Sünnet-i Seniyeye tâbi olmayı gerektiriyor ve sonuç veriyor.

Sünnet-i Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın. O güzel sünnetin sahibi güzel insan “Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş” diyor. Peygamber’in (sav) hayatına dikkat eden ve ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat’iyen anlar ki, edebin en güzel çeşitlerini , Cenâb-ı Hak, Habibinde toplamıştır. Ve diyebiliriz ki, onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder. “Edepsiz kişi Allah’ın lütfundan mahrum olur” uyarısına muhatap olur ve zararlı bir edepsizliğe düşer.

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam