ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Murat Çiftkaya - Anasayfa

 

Sâd Sûresinin ışığında din, bilim ve dogmalar

 

09.03.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

İnkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedir (2. âyet)

19. yüzyıl, fizik-metafizik ayrımını bahane ederek, âlemin ötesinde bir Yaratıcı ihtimalini en baştan reddeden ve şu andaki bilim yorumuna hâkim olan görüşün sahipleri, “Bilim fizik âlemle ilgilenir; din ise metafiziğin konusu ya da araştırılmasıdır; dolayısıyla Yaratıcı veya yaratılışla ilgili tartışmaların bizim alanımıza girmesine izin vermeyiz” şeklinde özetlenebilecek bir tavır sergiliyor.

Görünür ya da ölçülebilir âleme ilişkin söz söyleme ve yorum yapma yetkisinin sadece belli bir grup insana hasredilmesi ve başka türlü yorumların baştan “yetkisiz” ilân edilmesi, hâkim bilimsel zihniyetin materyalistliğinin yanı sıra kibrini de ele veriyor. Otoriteyi sahiplenen ve kendi otoritesinin onayından geçmeyen yorumları geçersiz sayan, dahası bu yorumlarda ısrar edeni dışlayan, hatta “sapmak”la suçlayan dogmatik bir kibir bu. Ancak, bölerek ve parçalayarak anlamayı ve hakikate ulaşmayı hedefleyen materyalist bilim yöntemi, tam da bu yöntem nedeniyle hakikatın bütünlüğüne yaklaşmak bir yana, ondan giderek uzaklaşıyor ve uzaklaştırıyor. Üstelik, bilimsel felsefe, dışarıdan yekpâre gibi görünse de, birçok ihtilafı ve çatışmayı barındırıyor.

 

İnkâr edenler, kendilerine içlerinden bir peygamber gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: “Bu, yalancı bir sihirbazdır.” (4. âyet)

 

Bilimsel yöntemin hakikate, âlemin sırlarına ulaşmak için biricik aracı, akıl. Fizik âlemi akla, metafizik âlemi ise kalbe ayırmayı, böylece din ile fizik evrenin bağını koparmayı amaçlayan yorumun sahipleri, görünür nesneleri şahit tutarak görünenden görünmeyene delil getiren ve Yaratıcı’nın varlığından ve birliğinden bahseden, son dönemde Nur Risaleleri ve onlardan ilhamla geliştirilen Kur’anî kâinat yorumları karşısında aslında şaşırıyorlar.

Kur’anî kâinat yorumlarının şaşkınlığa düşürmesinin nedeni, materyalist felsefenin silâh edindiği aklın Kur’anî yaratılış inancına ve kalbe araç kılınması; diğer bir deyişle kendi silâhlarının kendilerine doğrultulmuş olmasında yatıyor.

Aklı kalbî bir akletmeye ve şahit olunan âlemi görünmeyen âleme, nesneleri marifetullaha vesile kılmaya çalışan bu tür yorumlar materyalist bilim camiası tarafından ânında yargılanıp mahkûm ediliyorlar. Kendi akılcılıklarıyla tutarlı olup akla uygunluk kriterine dayandırarak “Mâkul değil, çünkü şu gözleme uymuyor” demek yerine “Bu bilimsel değildir, dinîdir” diyorlar.

Galileo’yu dinî dogmalara ters düşmekle suçlayan ve aforoz tehdidinde bulunan Katolik Kilisesi gibi, bir Yaratıcı’nın varlığını zaruri gösteren bilimsel izahları en baştan “bilime ters” ilân ediyorlar. İnsan ve Tabiat isimli kitabında S. H. Nasr, modern bilimin nesnelerin “büyüsünü ve tılsımını bozduğu” yani nesneleri kendilerinden öte bir anlama işaret etmekten çıkarttığını söyler. İşte tam da bu yüzden, Kur’anî nazar nesnelere tılsımlarını iade ettiği için, bilimi materyalistçe yorumlayanlar rahatsız oluyorlar.

 

“İlâhları bir tek ilâh mı yaptı?

Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!”(5. âyet)

Bilimin maddeci yorumunda her bir “tabiî olgu” yine tabiî (tabiatçı) ve sebeb-sonuç ilişkileriyle izah edilmek zorundadır. Fizik ötesi hiçbir izahı kabul etmeyen bu kibirli yorum, aklı ve akılcılığı esas tuttuğunu iddia ederken, her bir olgu ve sonucu isnad ettikleri sebebleri bir çeşit ilâh etmesini ve böylesine bir izahın akıldışılığını görmezden gelir. Gözlemlenen sanatlı ve kasıtlı—meselâ, gözbebeği gibi—bir eseri sonsuz sayıda maddî sebeblere indirgeyen materyalist yorum, zorunlu olarak insanı, görme isteğini, görme faaliyetini, görülen nesneleri, gözün beyin vs. gibi diğer organlarla uyum ve ilişkisini bilme, irade etme, ve var etme özelliklerini—ki bunlar ancak bir ilâha lâyık olabilir—sonsuz sayıda sahte ilâha tanımakta beis görmez.

En küçük bir şeyin var edilebilmesi için her şeyin bilgisinin ve her şeyi var etme kudretinin aynı anda aynı “sebeb”te birleşmesi gerektiği gerçeğine gözünü kapar. Ama, Kur’ân, her şeyi Ehadiyetiyle, fiillerinin küllîliğiyle, Rububiyetinin kuşatıcılığıyla, hiçbir yardıma ihtiyaç duymayan tasarruflarının nüfuz ediciliğiyle, mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunan ve sonsuz yüceliğiyle her şeye yakın olan ve her işi bizzat elinde tutan tek bir “Müsebbibü’l-Esbab”ı ilân edince, bunu acaib ve tuhaf, dahası bilimsel olarak kabul edilemez bulur!

 

İçlerinden ileri gelenler,

“Gidin, ilâhlarınıza tapmaya devam edin.

İşte bu istenen şeydir.

Biz bunu son (dönem) toplulukta duymadık.

Bu ancak bir uydurmadır.

O zikir içimizden ona mı indirildi?”

diyerek kalkıp gittiler. (6, 7, 8. âyetler)

 

Yaşadığımız dönemi, kimileri postmodern çağ, kimi modernizmin yeni bir evresi olarak tanımlıyor. Yeni dönemde çoğulculuk, farklılık ve görecelilik esasmış gibi görünüyor. Modern dönemin “mutlak hakikate akıl yoluyla erme” sevdası sönmüş gibi. Bir taraftan, hakikatin ve hakikat bilgisi ihtimalinin buharlaştırıldığı, diğer taraftan materyalist bilim yorumunun hâlâ hakimiyetini korumaya çalıştığı bir dönemdeyiz. Fizik âlemi açıklama iddiası taşıyan materyalist bilim, dinin görünür âlemle ve hayatla ilişkisini keserek onu metafiziğe hapsetmeyi ve laik bir düşünce yapısı kurmayı hedefliyor. “Bilim kendi alanında, din kendi alanında kalmalı: kimse kimsenin sınırını aşmamalı” şeklindeki görüşü idealleştiriyor. A. Comte’un öne sürdüğü bilginin evrelerine göre, bilginin dinî formu “geçmiş”e ait bir şeydi, artık bu modern (âhir) zamanda dinden soyutlanmış “bilimsel bilgi” esas olacaktı. Fizik âleme ilişkin herhangi bir dinî yoruma, bu dönemselleştirmeye uymadığı gerekçesiyle sırt dönülüyor, reddediliyor. “Bir yaratıcı ihtimalinden bahseden teoriler fen bilgisi derslerinde değil, din derslerinde okutulmalı” deniliyor.

 

Ve başlı başına bir yazıya lâyık bir son söz:

Yoksa mutlak kudret sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?

Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır?

Öyle ise sebeblere yapışarak yükselsinler (bakalım)! (9, 10. âyetler)

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam