ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Protestanlaştırma

 

Protestanlaştırma, İslâm ve Said Nursî

 

28.1.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Önce, Kayseri’deki dindar girişimcileri konu alan “İslâmî Kalvinistler: Orta Anadolu’da Değişim Ve Muhafazakârlık” başlıklı bir araştırma; sonra, birkaç kişi dışında kimsenin haberdar olmadığı bu raporun ulusal bir TV kanalında kamuoyuna mal edilmeye çalışılması, holding gazetelerinin başyazarlarının Müslümanlar içinde bir çeşit Protestanlık veya Kalvinizm imkânı için zemin yoklayan yazıları ve nedense bu amaçla Said Nursî isminin zikredilmesi; daha sonra, Üsküdar’da bir camide erkeklerle aynı safta başı açık saf tutan kadınların resminin medyada kullanılması ve bu resim üzerine yapılan Protestanlık yorumları...

Son birkaç on yıl içinde defalarca gündeme getirilmiş, her defasında sadece nâkıs birer teşebbüs olarak kalmış Müslüman Protestanlığı projesi, öyle görünüyor ki, bir kez daha servis ediliyor.

Sosyolog Max Weber, Protestan Ahlâkı Kapitalizmin Ruhu isimli eserinde kapitalizmi Hıristiyanlık’taki püriten ahlâkın mümkün kıldığını ileri sürer. Weber’i bu hükme yönelten, Avrupa’da bir çeşit eşzamanlılık yaşanması. Yani, kapitalizmin Protestanlığın hâkim olduğu İngiltere ve Hollanda’da neşvünema bulmuş olması. Weber bunu bir sebeb-sonuç ilişkisi haline getirir ve çoğu sofu (püriten) Protestan olan bu kapitalistlerin ekonomik bir sistem olarak kapitalizmi sonuç verdiğini iddia eder.

Protestanlık birkaç açıdan ilginç bir olgu. Evvelâ, Avrupa’da Katolik Kilisesinin tahakkümünün kırılması ve liberal bir din anlayışının hâkim olmasını işaretliyor. Yani, bir anlamda özgürlüğe yöneliş. Ama koynunda, dinin otoritesinden uzaklaşmanın tohumlarını da taşıdığından, Hıristiyanlığın bir sonraki yırtılışına ve hayattan el-etek çekişine bir ara basamak. Çünkü, Kilise’yi (dini) hayattan uzaklaştırırken, ondan kalan boşluğu artık dünyevî kurumlar doldurdu. Protestan ahlâkı, daha önce, âhiret adına dünyayı, ruh namına bedeni kötüleyen ve dışlayan Katolik dinî yorumun aksine, dünyevî bir faaliyet olarak çalışmayı son derece önemseyen ve hatta “çalışmak ibadettir”i mottolaştıran bir yaklaşımı barındırıyor. Gelgelelim, başlangıçta gerçekten öte dünya için bir ibadet olarak kabul edilen çalışma, yavaş yavaş dinî zarfından sıyrılıyor ve başlı başına dünyevî bir “kutsal” meşgale olarak kabul görüyor.

Protestanlığı sekülerizasyonun ya da dinin hayattan el-etek çekişinin aracı kılan bir diğer husus, imana yaptığı aşırı vurgu ve ameli dışlaması. Protestanlık’ta ebedî kurtuluş, dinî ameller değil saf imanda kabul edildiği için, dinin hayattaki tezahürü olan amel boyutu neredeyse tamamen kayboluyor. Bu ise, dinin kalbe ya da vicdana hapsedilmesini sonuç veriyor. Ve kutsal metinlerin tercüme faaliyetinin yaygınlaşması, dinin günün şartlarına göre “yorumlanmasını” kolaylaştırıyor. Dinî yorumlar, tarihsellik ve görecelilik tartışmaları içinde değişirken, yaşanan pratik hayatı dine uydurmaya çalışan değil, dini pratiğe “uyduran” bir süreç hakim oluyor.

Dinin yaşayan ve yaşanır olmaktan çıkmasının sembolü olarak Protestanlığın, İslâmiyet’i, tıpkı Hıristiyanlık’ta olduğu gibi reforma tâbi tutmak isteyenlerin iştahını kabarttı. Ve Protestanlaştırma bir toplum mühendisliği olarak bilhassa Cumhuriyet Türkiye’sinde uygulamaya konuldu, ya da buna çalışıldı. Dini hayattan söküp vicdana hapsetmeye yönelik Protestanlaştırma sürecinde, Türkçe hutbe ve ezan, Kur’ân’ın tercümesinin aslının yerine ikamesi teşebbüsü, dinî sembollerin meselâ kıyafetlerin yasaklanması, hatta camileri kilisevârî düzenleme projesi ilk akla gelen örnekler. Kimi güçlü rivayetlere göre Lozan’da şifahî sözü verilen bu Protestanlaştırma süreci tek parti rejiminde devlet cebriyle uygulanmaya çalışıldı ve bazı din adamlarını da kendisine âlet etti.

Said Nursî 1930’ların başında kaleme aldığı 29. Mektup’ta, Hıristiyanlığın aksine İslâmiyet’te böyle bir reformun mümkün olamayacağını ayrıntısıyla anlatır ve “bid’a” ya da yenilik fikirlerinin aslında dinsizliğin kisvesi olduğunu ifade eder. Hıristiyanlık ile İslâm’ın karşılaştırıldığı bu anlamlı tahlilde ne tarihî, ne de dinî olarak dinde reform ya da Protestanlaştırma gayretinin mümkün ve meşrû olmadığı ispat edilir.

Devlet zoruyla Protestanlaştırma projesi 1950’den sonra demokrasiye tosladı ve akim kaldı. Ancak, bir proje olarak sahiplerinin kalbinden çıkmamış olmalı ki, 1980’lerin ikinci yarısında, dindarları ekonomik yoldan dünyevîleştirme gayretleriyle tekrar su yüzüne çıktı. Bu yıllarda, bir taraftan kapitalizmin kurallarına riayet ederek para kazanmaya, diğer taraftan dinî vecibelerini yerine getirerek sevap kazanmaya çalışan “Müslüman kapitalist” prototipinin tesis edilmeye çalışıldığına şahit olduk. İçten bir işgal teşebbüsüydü bu. Dünyevîleşme tuzağına kimi dindarlar düşmüş olsa da, bu, bir din olarak İslâmiyet’in ahlâkdışı bir ekonomik sistem olarak kapitalizme cevaz verdiği kabulünü ne üretti, ne de yaygınlaştırabildi.

Bugün, dindar bireylerden oluşan bir hükümetin işbaşında olduğu, tıpkı 80’lerdeki gibi dindarların yine ekonomi pastasından daha fazla pay alır hale geldiği bir zamanda Protestanlaş(tır)ma projesinin tekrar ısıtılıp gündeme getirilmesi tesadüf olmasa gerek. Dindarlar meşrû ekonomik faaliyetleri bahane edilerek kapitalizmin sahte cennetine dâvet ediliyorlar ve ücret olarak Kalvinizm ve Protestanlaşmayı onaylamaları isteniyor!

Bu noktada, Said Nursî’nin CHP’ye karşı neden DP’yi desteklediğini izah eden meşhur mektubundaki tahlili tahlil etmek faydalı olabilir. Bediüzzaman, Kur’ân ve vatan zararına komünizm/dinsizlik ve ifsad komitesinden sonra üçüncü zararlı akım olarak Hıristiyanlığa benzemeyi ve bir çeşit Protestanlığı Müslümanlar içinde yerleştirmeye çalışan bazı siyasîleri zikreder. Demokrat parti, mesleği gereği ilk iki cereyana karşı durmak zorundadır. Çünkü, o yıllarda CHP ilk iki cereyanın üssü konumundadır. Üçüncü zararlı cereyan olan Protestanlaşma taraftarlarının DP içinde de bulunması mümkündür ve zaten DP seçiminin bir ehven-i şer olması bu yüzdendir. Zira bu son cereyanın—en azından o zaman için—zararı ilk iki cereyana göre çok daha azdır.

Bugün, dinsizliğin, yani dinden tamamen soyutlanmış bir dünya görüşünün ya da hayat tarzının kimse doğrudan propagandasını yapmıyor, yapamıyor. Bu ideolojinin temsilcisi siyasî partinin iktidara gelmesi bugün itibariyle ne mümkün, ne de muhtemel! Yapılan bütün araştırmalar ve anketler aynı şeyi gösteriyor: İnsanlar kendilerini dindar kabul ediyor ve din umumî bir değer olarak yükselişte. İşte, tam da böyle bir ortamda, İslâmı hem teoride hem pratikte hayatın kenarına atmaya çalışan Protestanlaştırma projesinin tekrar tartışmaya açılması anlaşılabilir bir şey. Bediüzzaman’ın sözünü ettiği üç cereyandan ilk ikisi de bugün sanki üçüncüye destek sağlamaya çalışır gibi.

Dinde hissesi olmayan birileri, bugün, geçmişte bileği kuvvet zoruyla bükülememiş İslâmı etkisizleştirmek ve hayattan uzaklaştırmak için yeni manevralar deniyorlar. Olabilir, yapabilirler. Ama bu gayrimeşru gayeleri için Said Nursî’nin ismini ağızlarına almaya hakları yok. Çünkü yukarıda sözü geçen 29. Mektub’daki tahlilinde, Said Nursî Protestanlaştırma gayretlilerinin kafasına ve ağzına şu şamarı vuruyor:

“Din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind birer taht-ı saltanatı olduğundan, din-i İslâmın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sair ahkâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzat o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye, değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse [değiştirilse] esas din bâki kalabilsin. Belki, esas-ı dine bir cesettir, lâakal [en azından] bir cilttir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş [kaynaşmış]; kabil-i tefrik [ayrıştırılması mümkün] değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sahib-i Şeriati inkâr ve tekzip etmek [yalanlamak] çıkar.”

(Said Nursî’nin kapitalizme nasıl baktığı konusu, bir başka yazının konusu.)

 

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam