ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Müslüman ve para

 

Müslüman ve para

 

20.06.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

O reklâmı siz de görmüşsünüzdür. Hem manevî bir yolun ve hem de tasavvuf müziğinin önde gelenlerinden bir isim bir boya reklâmında görünüyor. Boyacı ustanın fırçasından dökülen bir damla boya beyaz zemine düştüğünde sema eden bir mevlevî şeklini alıyor ve meşhur kişiyi hayranlığa sevk ediyor. Arka plânda çalan etkileyici tasavvufî ezgiyle reklâmcı hedefine bir adım daha ulaşıyor.

İlk bakışta masum gibi görünse de, yakın zamanlarda başlayan acı ve tehlikeli bir sürecin tezahürlerinden birisi aslında bu reklâm.

Aslında dindarlar ve kapitalist sistem arasındaki ilişkiyi iki yönlü tarif etmek mümkün. Bir taraftan, kapitalist sistem tüketime aç dindarları hedeflerken, diğer taraftan kimi dindarlar kapitalist sisteme entegre olarak pastadan pay kapma telâşında. Çok uluslu bir şirket olan Coca-Cola gibi ürünlerin Ramazan aylarında iftar sofrasını konu alan reklâmlarla dinî duygulara seslenmesi veya popüler vaizlerin görev aldığı, dindarlara seslenen beş yıldızlı tatil köyleri ve oteller gibi. Tıpkı, bir takva ve mahremiyet simgesi olan tesettürün, gayesinin tam tersine podyumlarda teşhir aracı haline getirilmesi gibi. Tıpkı, dinî kavramların birer birer şirket ve pazarlama stratejilerine araç ve maske eylenmesi gibi.

Bir insanın ekonomik faaliyetlere girmesi ve kâr peşinde koşması, alın terini sömürmediği sürece elbette ki meşrû ve makbul birşey. Bu insanın dindar olması, yani düşünce ve eylemlerini dine referansla düzenleme niyetini taşıması, o insanın parasal faaliyetlerine bazı ilâve kayıtlar getirdiği gibi, daha köklü bir dönüşümü zorunlu kılar: çalışma, para kazanma, kâr vs. gibi kavramların içi semavî anlamlarla dolar.

Meselâ, çalışma haddizatında bir rızık arayışıdır. İnsan çalışıp kazanır değil, emeği karşılığında Kerîm olan Hakikî Rızıklandırıcı’nın hazinesinden ihsanlara mazhar olur. Ne insan ne de elde ettiğini sandığı rızkı tesadüfî değildir. İslâm geleneğinde “Herkes kısmetini yer” sözü bu takdir edilmişlik yönünü vurgular.

Gelgelelim, kapitalizmin kurallarının sadece bedenlere değil, gönüllere de hükmetmeye başladığı modern zamanlarda, Müslümanlar para ile çetin bir imtihana tutuluyorlar. Bir yandan mecburiyet ve “herkes öyle” gibi mazeretler üretilirken, bir yandan kazanılan şüpheli paralarla “dine hizmet” iddiası sınır tanımayan hırslara bahane edilebiliyor. Oysa, helâl rızık helâl duasını yapan her insanı bekliyor, zarurî olmayan ihtiyaçlar yani arzu ve keyif için talep edilen para ise İktisad Risâlesinde işaret edildiği gibi izzet, kulluk gibi aslî duyguların rağmına kazanılıyor. Sahi, İhlâs Risalesi gibi bir eserde “maddî menfaat” yönünden gelebilecek tehlikelere neden altı çizilerek dikkat çekiliyor?

Bugün, dine dolaylı hizmet adı altında, çalışanlarının alınterini sömürerek kazanılan tek bir lira dahi, o hizmet iddiasını paramparça etmeye yetiyor da artıyor olsa gerek. Piyasa şartlarını veya büyüme arzularını bahane ederek çalışanlarına hak ettiği ücreti vermeyen dindar bir işveren en başta mensup olduğu kutsal değerlere zarar vermiyor mu? Dindarların en fazla ekonomi ve para alanında takva ve fazilet yarışına girmesi sizce de elzem değil mi?

Bir Müslüman mensup olduğu medeniyeti şahsında somutlaştırır. Tavır ve hareketleri o medeniyetin tezahürleri haline gelir. Risâlelerde sıkça tahlil edilen Kur’ân medeniyetinin tam da bireylerin dünyasında hayata geçirilebilecek, dahası hayata geçirilmesi gereken ilkeler olması üzerine düşünmek gerekiyor.

Kur’ân medeniyetini şahsında somutlaştırmaya çalışan mü’min, fazileti menfaatine tercih eder. Meselâ, tutamayacağı bir sözü yalan söyleyerek veremez. Doğruluğun kendisine kazandıracağı bereketin, yalan söyleyerek kazanacağı şüpheli paradan daha fazla kâr getireceğine inanır. Felsefe medeniyetinin öğrencisi ise en küçük menfaati için alçalabilecek birisidir.

Öyleyse, kendimizden başlayarak sormak gerekiyor. Bugün, şahsımızda hangi medeniyeti somutlaştırıyoruz. Tavır ve hareketlerimiz hangi medeniyeti taşıyor başkalarının dünyasına?

Tekrar etmek gerekirse, bugün Müslümanlar en fazla para ve ekonomi ile imtihan oluyorlar. Bu tehlike olduğu gibi büyük bir şans da. Kur’ânî ilkeleri dindarların ticarî hayatlarında hayata geçirdiklerini hayal edin. Dine bundan daha büyük hizmet olabilir mi? Bu hizmetin örneklerine geçmişte şahit olduk. İslâmiyet’in dünyanın dört bir yanına en fazla tâcirler eliyle yayılmasını düşünsek yeter de artar bile.

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam