ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Mafya, içimizdeki anarşi

 

Mafya, içimizdeki anarşi

 

18.1.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Mafya sözünü son zamanlarda daha sık duyar olduk. Adam öldürmeden silâh ve uyuşturucu kaçakçılığına, ekonomik çıkar sağlamaktan yasadışı çek-senet tahsilatına dek birçok faaliyet sözkonusu olduğunda, akla hemen bu beş harflik kelime geliyor: Mafya.

Mafya denilen gizemli, sisler ardında kalan bu ilişkiler ağının farkı, suçları “örgütlü” işlemesinden ileri geliyor. Bir kişi herhangi bir örgüte bağımlı olmaksızın birilerini tehdit edip para sızdırmaya çalışsa bu suç bir ceza mahkemesinde yargılanır; ama aynı kişi çete üyesi olarak “haraç” topladığı takdirde akıbeti farklı olacaktır. Bunun nedeni, örgütlü suçların, aynı zamanda ve belki de daha önce, devletin varlığına tehdit teşkil ediyor olmasıdır.

Devletin memuru bir firmadan kanunlara uygun olarak para tahsil ettiğinde bu para “vergi”dir. Mafya üyesinin mafya kanunlarına göre topladığı para ise olsa olsa haraçtır. Devletin hâkimi kanun gereği olarak bir kişiye ölüm cezası verip bu cezayı uygulattığında “adalet” tecelli eder. Mafyanın kendi kanunlarına dayanarak infazda bulunması ise ancak “cinayet” ve zulümdür. Modern çağda devletlerin kendi bekaları için kimi zaman gizli-kapaklı işler çevirmesi bile meşrû kabul edilebilirken, aynı şey devlet dışı bir otorite tarafından gerçekleştirildiğinde suç teşkil edecektir... Bu nedenledir ki, kendisini tek ve yegâne meşrû otorite tanıyan günümüz devletleri, kendi fonksiyonlarının başka illegal otoritelerce üstlenilmesine—ölüm cezasına varan— çok ağır yaptırımlar öngörmektedir.

 

Mafyalaşmanın gerçek adı: Anarşi

Bir toplumda, meşrû kabul edilen otoritenin yanı sıra irili-ufaklı başka otoritelerin başgöstermesi halinde yaşanacak tablo, tek kelimeyle kaostur. Böyle bir durum, aslında “otoritesizlik” anlamına da gelecektir. Çünkü haksızlığa uğrayan bireyler başvuracakları meşrû otoritenin adaleti sağlayamayacak kadar zayıfladığını görünce elbette ki “adalet”i kendi elleriyle ifaya çalışacaktır... Bu durumun siyaset felsefesindeki adı “anarşi”dir. Anarşi, yani “otoritesizlik.” Otoritesizlik, yani adaleti ve düzeni sağlamak için “meşrû kuvvet kullanma yetkisi”ni elinde tutan bir mercinin bulunmaması, veya ismen var olduğu halde fiilen yok denecek kadar zayıf kalması...

Gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye’deki durumun bu tanıma hayli uyduğu söylenebilir. Yargı sisteminin adaleti sağlamada gecikmesi veya vicdanları tatmin edecek kararlar verememesi karşısında, insanların adaleti bizzat sağlamaya çalışması istisnadan değildir. Binlerce kişinin karşılığını alamadıkları çek ve senetler için yasadışı çek-senet mafyasına başvurdukları bir vakıa. En küçük bir trafik kazasında bile insanların tekme-tokat birbirine girdiğini, emniyet görevlisinin gelmesini beklemeden hakkını karşı taraftan “çıkarmaya” çalıştığını hemen hepimiz görmüşüzdür... Bunların yanına, evlerde, aile hayatında yaşanan otorite problemlerini, eğitim dünyasında —özellikle orta öğretimde— öğretmen-öğrenci ilişkilerinde yaşanan sıkıntıları, ticaret hayatındaki kaosun örneklerini eklediğimizde daire daire toplum katmanlarının neredeyse tamamında otorite probleminin yaşandığını görmek kolaylaşacaktır. Hepimiz şu ya da bu şekilde eğitimde, siyasette, ekonomide, yargıda ve hatta trafikte anarşinin alıp başını gittiğinden şikâyet etmekteyiz.

 

75 yıl önce haber verilmişti

Bir an için bu noktada durup, yıllar öncesine, 30’lu yılların başına uzanalım. İmanî hakikatları izah edip önemlerini vurguladığı için dönemin devlet ricali tarafından o beldeden bu beldeye sürülen, o mahkemeden bu mahkemeye çıkartılan Said Nursî’nin mahkeme savunmalarında ısrarla üzerinde durduğu bir nokta vardır.

O yıllarda yeni bir devletin yanı sıra, yeni bir toplum ve yeni bir insan tipi de kurulmaya çalışılmaktadır. Meselâ, inançtan soyutlanmış bir ahlâk tesis edilmeye; toplumdaki ilişkilerden kudsiyete ilişkin ne varsa kaldırıp atılmaya; insanların kendilerini âlemlerin Rabbinin “kul”u olarak değil, laik bir devletin “vatandaş”ı olarak tanımlamalarına; bağlılıkların ve meşrûiyetin semavî değil arzî temele oturtulmaya gayret edildiği bu yıllarda sözkonusu hedefin önündeki her türlü “engel” de bertaraf edilmeye çalışılmaktadır.

İmanî ve İslâmî hakikatları vurgulayarak bu laikçi projeye engel olduğu gerekçesiyle defalarca yargılanan Said Nursî bu projenin mimarlarına özetle şu mesajı vermektedir: “Bir Müslümanı, bağlandığı tek ana nur kaynağı olan Kur’ân’dan ve Peygamber’in sünnetinden koparmaya çalışırsanız, onun dünyasını tamamen karanlığa düşürürsünüz. Böyle bir insan hiçbir kudsiyet ve iyilik ölçüsü tanımayacağı için sosyal yapıya da tamamen zararlı hale gelir. Bir gayrimüslim için, dinden uzaklaşsa bile, birtakım iyilik-kötülük ölçüleri kalabilir, bu, semavî bağlarından kopartılan bir Müslüman için kesinlikle mümkün değildir. O, olsa olsa etrafı için zararlı bir habis ur derecesine düşer, artık hiçbir ölçü ve kayıt tanımaz... Böyle kişilerden oluşan bir toplumda ise tam anlamıyla bir anarşi hüküm sürecektir.”

Said Nursî’nin “anarşi” kavramını özellikle mahkemelerdeki savunmalarında çok sıklıkla kullandığını görmek mümkündür. Diğer bir deyişle, o, dinden ve kudsiyetten arınmış bir toplum projesinin Müslüman bir toplum için tanım gereği tahrip edici olacağını, bu yolun sonunun “anarşi”ye varacağını haber vermiştir. Sahih anlamıyla—otoritesizlik ve sosyal kaos—anarşi, Müslüman bir toplumda doğrudan doğruya inançsızlık veya iman zayıflığının sonucudur. 1970’lerin sonunda şahit olduğumuz silâhlı tedhişçilik yani terörizm, toplumun çok küçük bir azınlık hariç, dışında kaldığı ve esefle seyrettiği bir vakıadır. Otoritenin ve kanunun çözülmesi anlamında anarşi ise küçük bir azınlığın değil toplumun neredeyse tamamının dahil olduğu bir durumdur. Ve Bediüzzaman’ın ısrarla altını çizdiği üzere, tek tek fertlerin iç dünyalarındaki bir dönüşümden başlayarak dalga dalga aileye, okula, iş hayatına ve nihayet toplumun umumunu ilgilendiren siyasî hayata yansımaktadır. Yani, şu sıralar yaşadığımız problem, medyanın telkin ettiği gibi bir “sistem problemi” olmayıp, bütün sistemlerin sıfır noktası olan insan ruhu ve kalbinden yola çıkılarak anlaşılabilecek ve çözülebilecek bir problemdir.

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam