ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Kürt sorununu yeniden düşünmek

 

Kürt sorunu”nu yeniden düşünmek

 

16.05.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Geçtiğimiz hafta, radyo programımda hangi konuyu tartışacağımı soran Doğulu bir öğrencim, “Kürt sorunu” deyince, ümitsiz ve bıkkın bir biçimde şu yorumu yapmıştı: “Hocam, bu konu hep konuşuluyor. Ama konuşmanın hiç faydası olmuyor ki.”

Öğrencimin sözleri bir açıdan doğru. Ve hatta denilebilir ki, varolan sorunu “Kürt sorunu” diye nitelemek ve onu Kürt-Türk ekseninde tartışmak, bilerek ya da bilmeyerek, etnik milliyetçiliğin çizgilerini biraz daha kalınlaştırmaya yarıyor. O sebeple, hiç unutmamak gerekiyor: bugün yaşadığımız, Kürt sorunu olduğu kadar bir Türk sorunudur da. Dahası, sorun aslında bir milliyetçilik sorunu! Ancak sorunu doğru biçimde yeniden düşündüğümüz ve doğru yönleriyle konuşup tartıştığımız takdirde, çözüm için ipuçlarını bulmamız da kolaylaşabilir.

İşte Mustafa Akyol’un Doğan Kitap’tan yeni çıkan Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek isimli çalışması, okuyucuyu hem sorunu gerçekten bir kez daha düşünmeye sevkediyor, hem de bugün Kürt sorunu denilen problemin seküler milliyetçiliğin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu gözler önüne seriyor.

Akyol’un kitabıyla önce bir tarih gezisine çıkıyorsunuz. Tarih, geçmiş değil. Tarih, gerçekte bugün bizim geçmişi algılayış biçimimiz. Her dünya görüşü ve ideolojinin tarihi başlattığı sıfır noktası kadar, aynı konuyu apayrı biçimde yorumlaması da bunu gösteriyor. Meselâ, 1071 tarihi, okullarda öğretildiği şekliyle neyi sembolize eder bilirsiniz: Türklerin Anadolu’ya açılması. Halbuki, bu yorum sorunludur! Anadolu’ya açılan, onu fetheden Müslümanlardır. Türkü Kürdüyle birlikte Müslümanlar! Malazgirt Cihadına namazla başlayan Alpaslan’ın ordusunda 10 bin Kürt gönüllünün bulunduğu, o orduyu harekete geçiren şeyin Türklük bilinci mi yoksa gaza ve fetih ruhu mu olduğu nedense hep ıskalanır. Çünkü milliyetçi tarih yorumu körleştirici bir etkiye sahiptir.

Türkçülüğün düştüğü bu tarihî yanılsamaya Kürtçüler de düşer. Meselâ, tarihte sayısız Kürt isyanından bahsedilir. Ama Cumhuriyet dönemindeki Şeyh Said isyanının sonrasına dek, Doğu’daki hiçbir isyan ya da ayaklanmanın belirleyici unsuru Kürtlük değildir. Ya ekonomik ve sosyal politikalara isyan edilmiştir, ya da haksız görülen idarî düzenlemelere. Evet, isyan eden Kürtlerdir, ama isyan sebebi Kürtlük ya da Kürtçülük değildir. İsyancıların hemen her defasında Halife padişaha bağlılıklarını beyan etmesi, hiçbir zaman bağımsızlık talebinde bulunmamaları da bunu gösterir. Son halkasını Marksist-Leninist PKK’nın teşkil ettiği Kürtçü isyanların tarihi ancak son 80 yıldır ve bu da Cumhuriyet’in laisist ve etnik milliyetçi politikalarının acı bir meyvesidir.

Millet sistemine dayanan Osmanlı İmparatorluğunun son demlerine dek, imparatorluk bünyesindeki İslâmî unsurların hiçbirisinde etnik bir kimlik arayışı olmamıştır. Kemal Kirişçi ve G. M. Winrow, Kürt Sorunu: Kökenleri ve Gelişimi (Türk Tarih Vakfı Yurt Yayınları) isimli kitaplarında “19. yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğundaki Araplar, Arnavutlar, Türkler vb. kendi ayrı etnik kimliklerinin farkında değildi” derler. “Kürtlerin de etnik bilinci yoktu. Osmanlı İmparatorluğunun teb’ası kendisini daha çok dinî temelde tanımlıyordu.” (s. 83)

Hatırlamakta fayda var: Osmanlıda milliyetçilik hareketleri Balkanlarda başladı ve en geç Türkler ve Kürtler arasında ortaya çıktı. İmparatorluğun son dönemlerinde İttihad Terakki dahi, II. Abdülhamid’in Doğu Anadolu siyasetini devam ettirmek zorunda kaldı. Ama Balkanlardaki milliyetçi çözülüşten etkilenen İttihad Terakki kadrosu, Türkçülüğe kaymaya, aslî unsur gördükleri Türkleri esas alan bir kimlik geliştirmeye yöneldiler. İttihad Terakkicilerin aynı zamanda Avrupaî bir hayat tarzını benimsemeleri, milliyetçilik ile laiklik arasındaki kaçınılmaz ilişkiyi göstermesi açısından, bir tesadüf değildi. Artık anasır-i İslâmiye ve gayrimüslimler ayrımına dayanan Osmanlı kimliği yerine, Türklük ve Türkleştirme politikaları hakimiyet kazanacaktı. İttihad Terakki’nin bu ayrımcı politikalarının hem Arap, hem de Kürt elitleri arasında karşı milliyetçiliği kışkırttığını söylemeye gerek var mı?

Bununla birlikte, Türkü Kürdü Müslüman ahali arasında hâlâ İslamî kimlik esastı. Öyle ki, Sevr Antlaşması görüşülürken, antlaşmaya Kürtlere özerklik tanınması yolundaki 62. maddeyi koydurtan Şerif Paşa, Bediüzzaman’ın da dahil olduğu Kürt âlimlerinden ve bölgedeki Kürt aşiretlerinden büyük tepki almış ve bir ağızdan aynı cevap verilmişti: “Bizim gözümüzde din ve milliyet birdir. Kürtler ve Türkler kardeştir. Dine aykırı hareket edemeyiz.”

İstiklâl Savaşı sırasında aynı din kardeşliği ve cihad ruhunun hakim olduğunu, gerek komutanların yaptığı açıklamalardaki “anasır-ı İslâm” ve “Türk-Kürt kardeşliği”nin sayısız örneklerinden, gerekse farklı unsurların omuz omuza savaşıp şehit olmalarından anlamak mümkündür. Diğer bir deyişle, İstiklâl Savaşı Kemalistlerin tanımladığı anlamda bir “millî” mücadele değil, başta Türklerin, Kürtlerin ve diğer İslâmî unsurların katıldığı dinî bir savaş, yani cihaddır! Bu unsurları tesbih taneleri gibi bir arada tutan Hablullah ise din kardeşliği, yani İslâm milliyetidir.

Cumhuriyetin uluslararası camiada kurucu antlaşması sayılabilecek Lozan’da da azınlıklar bahsinde sadece gayrimüslimler sayılır. Kürtler ve diğer Müslüman unsurlar Cumhuriyet’in kuruluşunda da esas kabul edilen İslâmî milliyet tanımının içinde dahildir ve azınlık olarak kabul edilmemektedir.

Peki, tesbihin ipi ne zaman kopartıldı?

Bunu Mustafa Akyol’un okunmaya değer kitabının eşliğinde Perşembe günkü yazıda ele alalım.

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam