ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Kalbimden Vuracaklar

 

Kalbimden vuracaklar beni

 

16.04.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Aniden uyandı. Kalp atışlarının sesi kulaklarında zonkluyordu. Bir an duracağından korktu. Ama durmadı, yavaşlayarak ve sessizleşerek atmasını sürdürdü. Sonra, terden sırılsıklam olduğunu fark etti. Yatağında doğruldu. Alnını sildi. “Nasıl kâbustu o öyle!” diye söylendi. Kalkıp pencereden dışarıya baktı. Gün yeni yeni ağarmaya başlıyor, nesneler renklerine yeniden kavuşuyordu. Kuşların cıvıltıları dikkatini çekti.

Sonra, az önce gördüğü kâbusu düşündü. Rüyasında, ölüyordu! Hiçbir yüz, hiçbir mekân yoktu rüyasından aklında kalan. Sadece, kalbine doğru bir silâh doğrultuluyor, tetiğe basılıyor, kulakları sağır eden bir patlama ve ölüm! Tam ölürken uyanmıştı. Rüyayı, özellikle son ânını hatırladığında, kalbi yeniden hızlı hızlı çarpmaya başladı.

Kâbus üstüne kâbustu bu. Silâhlardan çok korkardı. Ölümden de. Ve kalbi konusunda olur olmadık şeyleri saplantı haline getirirdi. Ve bu rüya üçünü birden getirmişti önüne. Dahası, aynı rüyayı üçüncü defadır görüyordu. Sabahın erken saati olduğuna aldırmayıp sekreterini aradı. Sabah işe geldiğinde ilk olarak psikiyatrıyla bir randevu ayarlamasını söyledi. Sonra koşu bandına çıkıp, kalp ve nabız ölçen şeritleri koluna geçirip koşmaya başladı. Giderek hızlandı, ama bütün rakamlar normal görünüyordu. Banttan indiğinde, nefes nefeseydi, ama kendisini rahat ve güvende hissediyordu.

Banyoya girdi. Aynanın önünde durup bedenini inceledi. Daha bir dik durup, karnını içine çekti. Göbekli arkadaşlarına inat, formdaydı. Aynadaki kendisine gülümsedi. Henüz ölecek yaşta değildi! Hele orta yaşlarını tam yaşamamışken, hele henüz mirasına varis olacak çocuklarına kavuşmadan. Ilık duşta kâbusu unutmaya çalıştı.

Yolda, arabasında parmakları radyo istasyonları arasında gezinirken kalb sözcüğünü duydu bir ara. Sağlık programı sanıp hemen geri dönüp buldu o istasyonu. Ama umduğunu bulamadı. Spiker “Kalbimizin sahibi biz değiliz. Onun sahibi, hem onu, hem bizi hem de sevdiklerimizi var edendir” diyordu. “Kalbimiz bir aynadır, gökkuşağının binbir rengini yansıtan ayna gibi, Onun binbir ismini yansıtır...” Birşey anlamadı, bir müzik istasyonunu açtı.

Ofisine gittiğinde sekreteri bitkisel çayıyla birlikte günlük programını koydu önüne. Toplantılar, görüşmeler, ziyaretçi kabulleri; yoğun bir gün geçirecekti yine. Önündeki programda onbeş onbeşe bakınca kalp atışları birden hızlandı. Psikiyatrisiyle randevusu bu saate alınmıştı.

Tam onbeş onbeşte, parmağı lüks bir semtte psikiyatri ofisinin ziline dokunuyordu. Üçüncü kâbustan sonra birşeyler yapması gerektiğini düşünmüştü. Rutin bir ziyaret değildi bu. Belki konunun uzmanı neler olup bittiğine dair bir açıklama getirebilirdi. Rahat koltuğa oturduğunda, psikiyatrın “Seni dinlemeye ve anlamaya hazırım” mesajı yüklü gülümseyen yüzünü buldu karşısında. Epeydir oturmamıştı bu koltuğa. Rahatsızlıkla yerinde kıpırdadı. Ve anlatmaya başladı. Kâbuslarını anlatırken onları yaşıyor gibi heyecanlandı. Bitirdiğinde, derin bir oh çekti.

“Siz aydın bir insansınız” diye söze başladı psikiyatr. Yine gülümsüyordu. “Bilirsiniz ki, rüyalar bize başka âlemlerden veya gelecekten haberler getirmez. Lütfen endişelenmeyin. Bu, olsa olsa sizin bilinçaltınızdaki ölüm korkusunun bir dışavurumu. Size gece yatmadan önce almanız için bir sakinleştirici yazalım şimdilik. Daha sonra yine görüşürüz.” Zaten, o sözünü yeni bitirmişti ki, seansın sona erdiğini bildiren zil sesi çaldı.

Psikiyatrın ofisinden ayrılırken zihni karışıktı. Günün geriye kalan programına odaklanmaya çalıştı. Bunlar daha önemliydi. Belki bu sayede kâbusunu unutabilirdi. Bir kaç metre öteden arabasının kilitlerini uzaktan kumanda ile açıp arabaya doğru yürüyordu ki, kolu sert biçimde çekildi. Adamlardan ikisi iki yanından koluna girmiş, üçüncüsü onlara emir veriyordu. Üçü de maskeliydi. Gözleri sert ve acımasız görünüyordu. Sürükleyerek arka kapıdan zorla minibüse soktular onu.

Daha ilk ânda, bağırmak istemiş, ama başaramamıştı. Dili tutulmuş gibiydi. Sanki boyut değiştirmiş, yaşadıklarına bir başkasının gözüyle bakıyordu. Minibüs bilinmeyen bir adrese doğru ilerlerken, yüzleri maskeli üç adam silinmişti gözlerinden. Sadece namlusu üzerine çevrilmiş silâhı görüyordu. Bir tek o ve kendisi vardı sanki minibüsün içinde. Boğuk bir ses duydu:

“Uslu durursan, başına birşey gelmez. Sakın bir aptallık yapmaya kalkma.”

Yerinden kıpırdayacak mecali bile yoktu. Ne mücadele etmeyi, ne kaçmayı düşünebiliyordu. Hiç tanımadığı ara sokaklardan geçen minibüs sonunda durdu. Dışarı çıktıklarında eski bir atölyenin önünde duruyorlardı. Şehrin oldukça dışında olmalıydılar.

Sürükleyerek binaya soktular onu. Silâh bu defa sırtına doğrultulmuştu. İçeride iki kişi onları bekliyordu. Onu bir sandalyeye oturttular ve bağladılar. Hiçbir şeyin farkında değildi, sadece kendisine yöneltilmiş silâhı görüyordu.

“Çok zengin bir adamsın” dedi adamlardan birisi. “Şimdi o para canını kurtarmaya yarayacak. Sana vereceğimiz telefonla bankanla görüşecek ve bir milyon doları söyleyeceğimiz banka hesabına göndereceksin. Anlaşılmayan birşey var mı?”

Başını sağa-sola salladı. Anlamıştı, ama bu kadar parayı nakit olarak bulması imkânsızdı. Kekeleyerek bunu anlatmaya çalıştı. Ama adamlar dinlemeden cep telefonunu ve hesap numarasını eline tutuşturmuşlardı bile. Titreyen parmaklarıyla numarayı çevirdi. Bankanın müdürüyle görüştü. Beklediği cevabı aldı. Mümkün değildi. Böyle bir para transferi için en az birkaç günlük bir süre gerekiyordu.

Gözlerini korka korka elinde silah tutan lidere çevirdi. “Birkaç gün istiyorlar” dedi titrek sesiyle. O ânda, en çok korktuğu şey geldi başına. Namlu yine tam göğsüne çevrildi ve silâhı tutan adam bağırdı:

“Demek, eceline susadın! Demek para hayatından daha önemli!”

Ağzını açtı, ama gözü üzerine çevrili namluya takılınca, sözcükler yerine bir hırıltı çıktı gırtlağından. Sanki rüyası saniye saniye gerçek oluyor, ama bu defa gerçeği bir rüya gibi yaşıyordu. Sırtından soğuk terler boşandı. Boşlukta gibiydi. Hiçbir ses duymuyor, hiçbir şey görmüyordu. Bir tek göğsüne çevrili namlu görünüyordu gözlerine. Uzak mesafelerden yankılanıyormuş gibi bir ses çarptı kulağına:

“Madem öyle, sen yaşamaya lâyık değilsin!”

Sonra, madenî bir “klik” sesi duydu. Adam tabancanın emniyet kilidini açmıştı. Ardından bir “klik” sesi daha. Bu defa namluya mermiyi sürmüştü. Gördüğünün gerçek değil rüya olması için yalvardı Allah’a. “Bu bir rüya olsun, uyanayım!” diye bağırdı içinden. Ama bu defaki rüya değil, gerçekti. Tam kalbine çevrili tabancanın metali kadar soğuk bir gerçek...

Ve son “klik” sesi. Tetiği çekmişti adam. Ve bir patlama sesi duydu. Dünyada kulağına gelen en son ses oldu bu. Öldü! Tıpkı rüyasındaki gibi. Kalbini hedefleyen silâh patlamış ve o ölmüştü...

O son nefesini verdikten sonra, sanki o âna kadar ağır çekimde ilerleyen film kareleri hızla akmaya başladı. Başta silâhı ateşleyen adam, odadaki herkes şaşkınlık içindeydi. Adam kuru-sıkı silâhı yere attı ve:

“Doktorları çağırın!” diye haykırdı sandalyede yığılı cesede koşarken. Boynundaki damarı kontrol etti. Ölmüştü!

Odaya koşuşturan beyaz gömlekli doktorlar, göğüs masajına giriştiler, ama nafileydi. Bu arada yüzündeki maskeyi çıkaran lider yere çökmüş, allak-bullak yüzüyle olanları anlamaya çalışıyordu. O sırada yüzü maskeli adamlardan biri maskesini yere fırlatıp bağırdı:

“Abiciğim, dedim ben size! İşin tadını kaçırıyoruz dedim. Birgün adamın biri elimizde kalacak dedim. Kamera şakası yaparken, biri kalpten gidecek dedim. İşte oldu! Dinlemediniz ki beni!”

İşadamının cesedi ambulansa taşınırken, odanın çeşitli yerlerine gizlenmiş gizli kameralar ve onları kullanan kameramanlar teker teker ortaya çıktı. Çok seyredilen bir televizyon kanalı için kamera şakası programı hazırlıyorlardı, ama şimdi kasetlerinde bir ölüm kayıtlıydı. Rüya gibi bir ölüm...

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam