ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

İşte şimdi evlenebilirsin

 

“İşte şimdi evlenebilirsin?”

 

30.04.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Bir zamanlar, bir genç herkes gibi evlenmek istiyordu. Bu niyetini ailesine açtığında, babası ona şöyle dedi:

“Elbette oğlum, elbette evlenebilirsin. Bana kendi alınterinle kazandığın bir altını getirdiğinde, seni hemen evlendireceğim.”

Delikanlı babasının bu sözlerine gülümsedi. Ne kadar da kolay bir sınavdı bu böyle. Ertesi gün, istenilen altın lirayı götürüp gururla babasının avucuna koydu. Babası hiçbir şey söylemeden, altını evlerinin yanından akan nehre fırlattı.

Çocuk, altının düştüğü nehre şaşkınlıklı bir-iki saniye baktıktan sonra, babasına döndü ve sordu:

“Şimdi evlenebilirim, değil mi babacığım?”

Babası başını iki yana salladı:

“Hayır oğlum. Sana kendi alınterinle ve emeğinle kazandığın bir altını getirmeni söylemiştim. Bu altını sen kazanmamışsın ki!”

Genç delikanlı babasının gerçeği nasıl keşfettiğini anlayamamıştı. Sahiden de, parayı bir arkadaşından ödünç almıştı. Ertesi gün, bu defa annesinden bir altın borç aldı ve parayı babasına götürdü.

Babası altını aldı ve yine nehre fırlattı. Delikanlı bir kez daha şaşırmıştı:

“Bunu niye yapıyorsun baba, anlamadım. Ama sana bir altın getirmiş oldum, artık evlenebilir miyim?”

Babası bu defa da izin vermedi oğluna:

“Bu altını da sen kazanmamışsın!”

Genç, babasının yanından ayrıldıktan sonra uzun uzun düşündü. Başkasından borç alıp getirdiğinde babası parayı yine nehre atacaktı ve bu gidişle evlenemeyecekti. O yüzden, bir iş bulup çalışmaya ve altını kendi emeğiyle kazanmaya karar verdi.

Günler geçti ve kazandığı bir altını babasına götürdü. Babası her zamanki gibi parayı nehre atmaya hazırlanıyordu ki, oğlu can havliyle babasının kolunu tuttu ve bağırdı:

“Hayır baba! O altını nehre atamazsın! Onu kazanmak için günlerce çalıştığımı ve sırtımın ağrılar içinde kaldığını biliyor musun sen?”

Babası, yüzünde ışıltılı bir gülümseme ile, elini oğlunun omzuna koydu ve:

“İşte şimdi evlenebilirsin, oğlum” dedi. “Çünkü, emeğinin karşılığı olan bu altının değerini artık biliyorsun ve eminim ki onu akıllıca harcayacaksın.”

***

Hayat, önümüze bin bir türlü yemeğin ve meyvenin ikram edildiği bir sofra gibi konulmuş. Hepimiz nasibimizi alıyoruz ondan. Sadece maddî midemizin değil, aklımızın, kalbimizin, duygularımızın da rızıklarını buluyoruz hayatta. Duygularımız el oluyor bizim için. Uzanıyoruz ve elimizin yettiği kadarıyla meyveler devşiriyoruz hayat sofrasından.

Hayatı sahici yaşayabilmek için galiba bu gerçeğin, yani, hayatımızı değerli kılan şeyin onu bizim yaşıyor olduğumuz gerçeğinin, farkında olmamız gerekiyor.

Başka ellerin kazandığı paralar mutlu etmiyor bizi. Alınteri dökülmeden ele geçen kazançlar, usanç ve tatminsizlik getiriyor. Emanet hayatlar mutlu etmiyor bizi. Başkasının yediği yemek karnımızı doyurmuyor, başka gözlerin gördüğü güzellikler ruhumuza tatlı esintiler getirmiyor. Aynı şekilde, başkasından emanet alınmış doğrular bile hayatımızda daha büyük yanlışlara gebe olabiliyor.

Çocuklarının kendi emeğinin ve gayretinin farkına varmasına izin vermeyerek onları sevgisiyle ve şefkatiyle manen kötürüm bırakan anne babaların kulağı çınlasın.

Sahi, bir çocuğu veya bir insanı mutlu eden nedir? İstediği şeye kavuşmak mı? Yoksa o şeye ulaşmaya çalışırken çabalamak ve o çabanın içindeki faaliyetin lezzetini hissetmek mi?

Maddeten her istediği önüne koyulan ama en küçük engel karşısında aciz kalan gençleri gördüğümde az önce hep bu soruyu soruyorum kendi kendime. Gayretten ve çalışmaktan çok sonucu düşünen ve o sonuç da çoğu kez kendi emeği ve çabasıyla değil anne-babasının yardımlarıyla önüne getirilip konulan kimi öğrencilerimin mutsuzluğu, tatminsizliği ve başarısızlığı üzüyor ve düşündürüyor beni.

Mutluluğun veya tatminin sonuçta olduğunu düşünüyorsak yanılıyoruz demektir. Mutluluk ve lezzet, bizzat gayretin ve emeğin içinde. Evet, gerçekten de hem maddî hem de manevî anlamda, insana kendi çalıştığından ve emeğinden başkası yok!

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam