ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

İslamcılık

 

Modern ideolojik bir proje olarak İslâmcılık

 

30.05.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

İslâmcılık, 19. yüzyılda Avrupa’ya nisbeten geri kalmış İslâm dünyasının siyasî ve ekonomik bakımdan tekrar müreffeh olmasını ve ilerlemesini hedefleyen bir ideoloji. İslâmiyet’ten çıkartılmaya çalışılan bir kurtuluş reçetesi.

Her ideoloji gibi, yüzü dünyaya dönük ve diğer ideolojiler gibi o da ilerlemeci. İslâmcılığın fikir babasını, yaygın kanaat Cemaleddin Afganî gibi görse de, konuya dair kitabında Mümtazer Türköne bunu reddediyor ve İslâmcılığın modern bir ideoloji olarak doğuşunu Yeni Osmanlılarla, özellikle Namık Kemal’le ilişkilendiriyor.

Müslümanların geri kalmışlığına çareler bulmak iddiasındaki İslâmcılık, bir taraftan modern çağın gereklerini İslâmın sınırları içinde içselleştirmeye, bir taraftan İslâm’ın öz kaynaklarına dönme çabasını dile getiriyordu. İslâmın kaynaklarına dönerken şu gayret İslâmcılığın belirleyici vasfı oldu: İslâmı hayatın her alanına hâkim kılmak. İslâmı hayata hâkim kılmak önemli bir nokta, çünkü bir ideoloji olarak İslâmcılığın hem en güçlü, ama hem de en zayıf düştüğü yönüydü.

İslâmı hâkim kılma iddiası İslâmcılığı kudsî bir kaynak olarak dine bağladığı için ona güç verirken, İslâm’ı hâkim kılacak aktörün Müslümanlar oluşu bu ideolojinin beşerî ve arzî yönünü ele veriyordu. Hakimiyet iddiası beraberinde birincil araç olarak siyaseti ve iktidarı öne çıkarıyor ve İslâmcı Müslümanların siyaset oyunlarına yatkınlaşmasını haber veriyordu.

Hilâfet-saltanat ayrışımında, hilâfeti yani mahza adalet ve dinîn saf ilkelerini öne çıkaran Hz. Ali’nin, mâlûm olaylardan sonra kendisine sorulan “Elinde güç varken neden Hz. Muaviye’ye karşılık verip hilâfeti elinde tutmadın?” sorusuna verdiği şu cevap âhirzamanda gelecek modern İslâmcılığı da tanımlıyordu: “Biz dehaya tâbi olmuyoruz. Dehada gadr vardır. Biz ise gadr ile hareket edemeyiz.”

İslâmcılığın ilk tohumlarını içinde barındıran Muaviye siyaseti, bir taraftan devlet ve iktidarı güçlendirerek dini güçlü kılmayı amaçlarken, bir taraftan gereğinde ayak oyunlarına başvurarak dehaya ne denli yakın durduğunu göstermişti.

Birinci Dünya Savaşının akabinde, Bediüzzaman’ı (İslâmcı) siyasetten soğutan ve onun şerrinden Allah’a sığındıran aynı husus değil miydi? Bir âlim kendi siyaseti uğruna başka makbul bir âlimi tahkir ve tezyif edebilmişti.

19. yüzyılın sonlarında meşhur İslâmcılar, bilimsel ve teknolojik ilerleme adına bilimci bir din yorumu geliştirmeye; ekonomik gelişme uğruna faizi haramlıktan çıkarmaya; Avrupa’daki sosyal gelişmelere ayak uydurmak için kadını kamusal alana dahil etmeye çalıştılar. Dinin uhrevî ve kulluk boyutlarını ıskalayarak onu sırf dünyevî tezahürleriyle sunmaya ve tesise yöneldiler. Bu dünyevî İslâmcılık rüzgârı birkaç on yıl önce “namaz kılmayan İslâmcı” prototipinin doğmasına bile sebeb oldu. Ve nihayet, siyasî ve ekonomik rant elde ettikleri ve sisteme dahil oldukları ölçüde, İslâmcılık iddialarından bile vazgeçtiler.

Aynı siyasî ve determinist bakış açısı, hicreti bir kulluk eylemi olmaktan çıkarıp onu siyasî ve stratejik bir hareket olarak takdim etti. Sebeb-sonuç ilişkisinde boğulan bu bakış, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretine orada İslâmî bir toplum ve yönetim kurma hedefi biçiyordu. Bu gözün Mekke’den çıktıktan sonra dönüp şehre bakarak “Rabbim emretmeseydi, seni terk etmezdim” diyen o Nebî’nin siyasetle değil İlâhî hüda ile hareket ediyor olduğunu; dahası, Mekke’yi fethettikten sonra bile Mekke’de değil Medine’de yaşamaya devam etmesini anlamasını beklemek ne derece doğru olur? Sonuca kendi eylemiyle ulaşabileceğini sanan siyasî bakış açısı, Hz. Peygamber’in “Sen ancak tebliğle yükümlüsün” İlâhî emir çerçevesinde hareket ediyor oluşunu da anlaması mümkün mü?

Evet, ideolojik projeye konu edilebilecek en son şey din olabilir. Zira dinin birincil hedefi âhiret, yani sonsuz hayattır. Cennet ahirettedir. Dünya ahretin dolayımından geçerek anlamlı ve değerli olabilir ancak. Âhiret kokusunu ve amacını taşımayan her eylem “dünyevî” kalmak ve başarısızlığa uğramak durumundadır. İdeolojik bir proje olarak İslâmcılığın son dönemde uğradığı başarısızlık bunun en iyi delili olsa gerek.

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam