ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

İlerleme fikrine farklı bir bakış 2

 

İlerleme fikrine farklı bir bakış -2

 

19.07.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

—Dünden devam—

 

İlerleme kavramının nihaî kökeninin Hıristiyanlıktaki eskatoloji, yani “ilm-i nihayet-i âlem” ya da uhreviyyat olduğu söylenebilir. Eskatoloji ilk dönem Hıristiyanlığının mühim bir unsuruydu. Tüm semavî dinler gibi Hıristiyanlığa göre de tarihin sonu vardı ve bir gün nihayete erecekti. Tarih sona erdiğinde kâinat hem maddeten hem manen yeniden tanzim edilecek ve insanların bütün ıztırabı sona erecekti. Kısacası, Hıristiyan dünya görüşü teleolojik bir mahiyetteydi. İlk dönem Hıristiyanları için tarihin sonu mevcut olduğu gibi bu son onlara gayet yakındı. Çoğu ilk dönem Hıristiyan mü’minleri kıyametin kendileri hayattayken kopacağı düşüncesiyle yaşamışlardı.

Zaman ilerledikçe Hıristiyanlığın eskatolojik yönleri merkeziyetini kaybetti, ama asla yok olmadı. Hıristiyan dünya görüşü Ortaçağlarda ve Rönesans sırasında yine geleceğe, ama bu defa dünyevî geleceğe odaklandı.

1600’lerde Avrupa’daki dünya görüşü değişirken, bilimsel keşifler geniş sonuçlar doğurdu. Isaac Newton’un kendisi bir Yaratıcı’nın kâinatı yaratıp onu harekete getirdiğine inansa da, sunduğu mekanistik kâinat tasviri, kâinatın dine veya Tanrı’ya başvurmadan da anlaşılabileceğini tazammun ediyordu. Bu âlem tasavvurunun bir diğer adı, “tabiatçılık”tı.

Nihayet, bu mekanik ve tabiatçı kâinat anlayışı Avrupalıları ekonomi, politika, ahlâk vs. gibi diğer olgu alanlarını da aynı mekanik modelle açıklamaya sevk etti. Bütün bu açıklama çabaları dinin adım adım tartışmadan uzaklaştırılmasına ve maddî dünyayı ve insan olgusunu rasyonel, tahmin ve manipule edilebilir bir mahiyete soktu.

Buna göre, insan aklı eşyanın işleyişini kavrayabilir ve bu işleyişi değiştirebilirdi. Hatta bir kısım radikal Fransız filozofu, Deizm fikrini geliştirerek bütün varoluşun hiçbir ilâhî açıklamaya ihtiyaç kalmadan sırf insan aklı ile anlaşılabileceğini iddia etti.

Gelinen bu noktada, tarihin de rasyonel ve tahmin edilebilir birtakım tabiî kanunlara göre işlediği, Yaratıcı’nın tarihin işleyişiyle hiçbir ilişkisinin bulunmadığı anlayışına, yani mekanik veya tabiatçı tarih anlayışına sıçramak için küçük bir adım yetti. İlk dönem Hıristiyanları için tarih Yaratıcı’nın müdahalesinin bir ürünüydü ve Yaratıcı’nın insanlara bir çeşit tekellümüydü. Ki bu anlayış, yorumcu bir tarih teorisinin doğmasına da yol açmış ve tarihin Yaratıcı’nın insanlıktan maksadını açıklamaya hizmet etmişti.

Ancak, aydınlanma düşünürleri tarihin İlâhî iradenin değil insan eyleminin eseri olduğuna inanıyorlardı. Dolayısıyla, tarih artık bizatihi bir anlam taşımıyordu ve belli bir sonu/gayesi—yani kıyamet ve haşir—yoktu. Yaratıcı’nın küllî iradesini ve âhiret—dünyanın son bulacağı—inancını Hıristiyan eskatolojisinden çıkarıp attığınızda geriye, Aydınlama’nın ilerleme fikrine benzer birşey kalıyordu!

Tarih hâlâ geleceğe dönüktü; ama tahmin edilebilir ve rasyonel kanunlara uyarak insanlar tarafından üretilmekteydi. İnsanlar artık tarihin edilgen kurbanları değil onun etken efendileriydi. Şayet tarihe can veren tabii süreçler anlaşılabilirse, insanlar bu süreçlere hakim olup bugünkünden daha iyi bir gelecek kurabilirlerdi!

İşte bu anlayış, tarihin aynı hedefe yönelik olduğu şeklindeki anlayışla birleşince karşımıza Aydınlanmanın ilerleme kavramı çıkıyordu. İlerlemenin gayesi tanımlanmış değildi, ama sürekli ve sınırsız bir iyileşmeye duyulan derin bir “inanç” vardı. İlerleyerek ulaşılması gereken hedef belli değildi; ama hedef artık bizatihi ilerlemenin kendisi olmuştu.

Trajikti, ama Avrupa’nın yaşadığı tıpkı nereye gittiğini bilmeden sürekli yol alan ve kimi araçlarla giderek hızlanan bir yolcunun haline benziyordu. Bu yolcu menzil-i maksudunu yitirmişti, ama yürümenin bizzat kendisini amaç haline getirmişti.

Avrupa düşüncesi tarihî yolculuğunda, hatalı kılavuzunu—Hıristiyanlığı—öldürmüştü ve yolunu da kaybetmişti. Ama kılavuzun sınırlamalarından kurtulmanın getirdiği serbestlikle çevresindeki nesnelere sınırsız bir merakla yöneliyordu şimdi. Elini attığı her şeydeki düzenden yola çıkarak icat ettiği mekanizmalarla yürüyüşünü daha da hızlandırıyordu.

Bu haliyle ilerlemenin seküler bir ideoloji, ya da dünyevî bir inanç haline getirildiğini söylemek abartı olmaz. Bu sahte din; imanın yerine bilimi, amel-i salihin yerine teknolojik araçları kullanmayı, saadet-i ebediyenin yerine de bu dünyadaki ânlık hazları çoğaltmayı ikame etmeye çalışıyordu.

Başka bir ifadeyle; her bir bilim dalının kâinata (onların deyimiyle “tabiat”a) ilişkin, her geçen gün çoğalan bulguları birleştirilecek; böylece “hakikat”in sırrı çözülecekti; diğer taraftan, bilimin bulguları teknik sahaya uygulanacak ve teknolojik icatlarla insan hayatı konfora kavuşturulacaktı.

Sonuç, “ileride” bir gün yeryüzünde cennetin inşası olacaktı.

Ki, Voltaire’den T. Paine’e kadar birçok aydınlanma düşünürü bu yeryüzü cennetini yazdıkları ütopyalarda uzun uzun resmetmişlerdi.

Bu tabloda, ekonominin bir bilim dalı olarak zuhur etmesi oldukça anlamlıydı. 18. Yüzyılın sonlarında çekirdekleri atılan, 19. Yüzyılda müesses hale gelen ekonomi bilimi, tam da bu yeryüzü cennetine ulaşmanın formüllerini üretme iddiasının ifadesiydi.

Modern ekonomiye göre, yeryüzü cennetine girmenin şartı, ilerleme dininin (Hıristiyanlığa asimetrik olarak geliştirilen) aslî günahından, yani “ihtiyaç”lardan sıyrılmakla girilebilirdi. Diğer bir deyişle, insanın mutlu olması ancak ihtiyaçlarının (ya da isteklerinin) karşılanmasıyla mümkündü. 19. Yüzyılda Adam Smith’le temeli atılan modern ekonominin bu paradigmasının bugün hâlâ geçerli olması ilginç bir husustu.

Rasyonalizmin yanında gelişen başka ideolojiler, aydınlanma resmini tamamlayacaktı. Meselâ, artık kâinat Tanrı merkezli değil, insan merkezli hale gelmişti. Yaratıcı’nın Rububiyeti yok sayılınca; Yaratıcı ve Onun—yaratılmışlık noktasında birbirine eşit—kulları şeklindeki fıtrî hiyerarşi bozulacak, yerini başka zalimane bir hiyerarşiye bırakacaktı: nefsini rableştiren “efendi insan” ve karşısında—insana râm olma noktasında—eşit varlıklar.

İnsan, görevli bir kâhya (İslâmî ifadeyle, halife) makamından istifa edip, sultan ve efendilik tahtına oturtacaktı kendisini. Artık, herşey insan içindi. İnsanın, diğer varlıklara hükmetmeye, onlardan istediği gibi ve istediği kadar yararlanmaya hakkı ve yetkisi vardı.

Bu sakat hiyerarşi, insan toplumuna geldiğimizde, ilerlemiş toplumlar ve geri kalmış toplumlar sınıflamasıyla, insanın insana efendiliğini sonuç verecekti. Yani, bir ideoloji haline getirilen ilerleme, evrim teorisini de yedeğine alarak, Avrupa’nın kültür ve medeniyetteki üstünlüğünü, dahası onun diğer kültürler ve toplumlar üzerindeki mütehakkimane muamelesini meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanılacaktı. İleri Avrupalılar, Amerika’dan Asya’ya geri kalmış toplumlara medeniyet ve ışık götürmeyi bir “görev” bileceklerdi kendilerine!

Dizginlerinden boşanan Avrupa medeniyeti, diğer varlıklara hırsızca saldırdığı gibi, sömürgecilik ve emperyalizm silâhlarıyla Asya ve Afrika’nın toplumlarına da saldıracak ve oralardaki zenginlikleri talan etmeye başlayacaktı.

19. yüzyıla gelindiğinde dünyadaki dengeler tamamen değişmişti. 17. yüzyılda Avrupa maddeten yükselmeye ve güçlenmeye, Asya ise inişe ve zayıflamaya başlamıştı. 19. yüzyılın sonlarındaki resim kaba taslak şöyleydi: Maddeten müreffeh, askerî açıdan galip, kültürel olarak mütehakkim saldırgan bir Avrupa’nın karşısında; fakir, mağlûp, ezik ve ümidini yitirmeye yüz tutmuş bir Asya.

İşte Bediüzzaman’ın, Eski Said dönemindeki ilerleme ya da terakki anlayışını böyle bir tablo içinde düşünmek gerekiyor.

 

—SON—

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam