ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

İlerleme fikrine farklı bir bakış

 

İlerleme fikrine farklı bir bakış

 

18.07.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Malûm ve meş’um 11 Eylül hadisesinden sonra, Time dergisinde bir köşe yazarı “Kaçınılmaz ve durdurulamaz ilerlemeye beslediğimiz iman, bizi Amerikalı yapan şeylerden birisidir” diyordu. “Amerika, aydınlanma ideali üzerine kuruludur ve bu ideal, bilimsel, siyasal ve hatta ahlâkî bilginin yayılmasının hayatı hepimiz için kaçınılmaz biçimde gitgide daha iyi yapacağını öngörür.” Yazar, ilerleyen satırlarda dolaylı bir üslûpla İslâm dünyasının ne kadar gerici olduğunu anlatmaya çalışıyor; dünyayı Allah’a iman edenler ve etmeyenler diye ikiye ayırmanın münasebetsizliğini belirtip yazısını söyle bitiriyordu: “Evet, dünya gerçekten de ikiye ayrılmaktadır: ilerlemeye inananlar ve inanmayanlar.” Postmodernist yazarlar ve düşünürler ilerleme, akılcılık vs. gibi büyük anlatıların sona erdiğini iddia etseler de, ilerleme fikri için durum biraz farklı. İlerleme fikri Batı medeniyetinin genlerine kadar işlediği ve artık aksi iddia edilemeyeceği için, vurgu ve tartışma konusu olmaktan çıkmış durumda. Daha ziyade, kalkınma, büyüme veya gelişme gibi, tıpkı ilerleme gibi, aksi savunulamayan ekonomik kavramlar şeklinde popülaritesini koruyor. Başlı başına ilerleme konusunu ise ancak, sosyoloji kitaplarının 19. Yüzyılın Marks, Durkheim, Comte gibi veya Weber gibi erken yirminci yüzyılın sosyologlarının görüşleri dahilinde bulmak mümkün. İlerleme üzerine yenilerde yazılan kitapların sayısı ise bir elin parmaklarını geçmiyor. Ancak, 11 Eylül hadisesinde görüldüğü gibi, şu anda satıh altında duran bu görüş, kolaylıkla kendisini doğrudan ya da dolaylı olarak açığa vurabiliyor. Batı için artık sıcaklığını kaybetmiş ve daha çok geçmişe ait bir kavram olarak görülen ilerleme, bugün bizim, yani Müslümanların önünde çözülmesi ve aşılması gereken bir problematik olarak duruyor. Özellikle de, “terakki” fikriyle fazlasıyla hemhal olan ve bu konuda çeşitli görüşler barındıran Risâle-i Nur müntesipleri için. “İlerleme”nin ne olduğuna dair yüzlerce tanım ve açıklama getirmek mümkün. Ancak bu kavramın izini neşvünema bulduğu Batı düşüncesinden yola çıkarak sürmekte fayda var. İLERLEME İDEOLOJİSİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ İlerleme düşüncesinin ilk kez yoğun ve yaygın biçimde Aydınlanma Döneminde ileri sürüldüğünü görüyoruz. Peki Aydınlanma ne idi? Aydınlanma, Kant’ın ifadesiyle, insanın kendi kendisini maruz bıraktığı eksiklik ve hamlıktan kurtuluşudur. Buradaki olgunlaşmamışlık, kişinin başka birisinin rehberliğine gerek kalmadan kendi aklını/anlayışını kullanamamasıdır. Tekrar etmek gerekirse, bu olgunlaşmamışlık idrakin yokluğundan değil, insanın kendi hatasından kaynaklanmaktadır—insanın sahip olduğu idraki başkasının rehberliği olmadan kullanma cesaretini gösterememesinden... O yüzden, Kant, Aydınlanma’nın sloganını ilân eder: kendi idrakini kullanma cesaretini göster! Aydınlanma saf akla duyulan inançtı; kutsal kaynaklara ihtiyaç duymadan insan aklının tabiatın isleyişini kavrayabileceğine ve böylece hakikate ulaşabileceğine duyulan derin inançtı. Ki o yüzden, Thomas Paine 17. ve 18. yüzyıla ismini vermişti bile: Akıl Çağı. Belli bir tarih dilimini, düşünceleri, olayları incelerken onları bütünlük içinde incelemenin faydası var. O yüzden, Aydınlanma’yı bir kalemde infaz eden kimi entellektüelleri anlamakla birlikte, Aydınlanma hareketinin haddizatında bir tepki, yani ifrata mukabil bir tefrit süreci olduğunu fark etmek gerekiyor. Aydınlanma öncesi Ortaçağ’da âlemin, hakikatın ve dinin yorumlanmasında, yegâne otorite Kilise’ydi. Kilisenin yorumu melekûtu mülkten, âhireti dünyadan, ruhu bedenden koparıyordu. Yani, Hıristiyan din adamlığı, kendi otoritesine sarsabileceği ve resmî yoruma meydan okuyabileceği endişesiyle akıl yürütmeyi neredeyse bir günah olarak sunuyor; dünyevî lezzet ve nimetleri uhrevî terakkiye zarar verebileceği endişesiyle reddediyor; ruhun terakkisinin ancak bedenin inkârıyla mümkün olabileceğine inanıyordu. Hatta, imanı akıldışılığa dayandırıyordu. Resmî slogan, “Saçma olduğu için inanıyorum!” diyordu. İşte Rönesans ile başlayan ve aydınlanma ile zirvesine ulaşan, daha sonra da günümüze kadar uzanan olguları netice veren tarihî süreç, Kilise otoritesinden ve onun mülkten kopuk melekût yorumundan, dahası akıl karşıtlığından kaçarken başka yanlış bir otoritenin hakimiyetine, melekûttan kopuk bir mülk anlayışına ve akılcılığa düştü. Galileo’nun engizisyonda yargılanmasının simgelediği akıl-din çatışmasında, o sırada güçlü olan otorite, yani kilise, bilimin ya da zahirî aklın bulgularının üzerine çarpı koyuyordu. Ama daha sonra, güç dengesi değişince bu defa başka bir güç, yani akılcılık, dinin üzerine bir çarpı koyacaktı. Bu açıdan, Aydınlanma—bozulmuş da olsa—semavî bir din olarak Hıristiyanlığın ve onunla birlikte vahyin üzerine, bilim tarafından bir çarpı koyulmasının ismi oldu. Bu, sarkacın bir uçtan diğer uca, ifrattan tefrite, bir yanlıştan diğer bir yanlışa keskin ve radikal bir salınımıydı aslında. (Burada, günümüze kısaca bir gönderme yapacak olursak, sarkaç bugün akılcılık ucundan uzaklaşıyor ve yeni bir dönem başlıyor şeklinde görünüyor.) Burada ilginç olan nokta, Aydınlanma hareketinin, reddettiği Hıristiyanlığın hemen bütün yorum ve örgütlenme biçimini miras edinmesiydi. Hıristiyanlık gibi Aydınlanma da hakikate ulaşmayı hedefliyordu; ama münhasıran tek bir araçla: akılla! Yine tıpkı Hıristiyanlık gibi aydınlanma ve onun çocuğu modernliğin de resmî bir otoritesi vardı; ama papazlar değil, bilim adamları ve felsefecilerdi bu otorite şimdi. Aydınlanma da tabiri caizse eksiksiz mutluluğu yakalamayı amaçlıyordu; ama âhirette değil, bu dünyada! Ve aydınlanma da terakkiyi baş tacı yapıyordu. Ama dünyadan kopuk ruhanî bir terakki yerine, bu defa ruhaniyattan ve uhreviyattan kopuk dünyevî bir ilerlemeydi söz konusu olan. Diğer bir deyişle, modern ilerleme fikri, bütün semavî dinler gibi âhireti esas tutan, ama bunu yaparken dünya-âhiret arasındaki dengeyi yitiren kilise Hıristiyanlığının öngördüğü terakki fikrinin bozulmuş haliydi. İlerleme anlayışı, kısa zamanda, Avrupa aydınlanmasını tanımlayan odak kavramı haline geldi. Bu anlayışa göre, bütün deneyimler geleceğe dönük nitelikteydi; ve gerek dünyanın, gerek toplumun ve gerekse bireyin daha iyiye gideceği yönünde bir iyimserlik söz konusuydu. Daha önce ifade edildiği gibi, gerek ilerleme düşüncesinin ve gerekse ona hâkim olan iyimserlik duygusunun kökeni semavî bir din olan Hıristiyanlıktı. Ancak, dünyada başlayıp dünyada biten, âhiretten kopuk bir iyimserliğin hükmettiği ilerleme kavramı, esas itibariyle kültürel bir icattı ve insanlık tarihi göz önüne alındığında oldukça oldukça yeniydi. Devamı yarın

 

 

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam