ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Hayta bir muamma mı ?

 

Hayat tarzı savaşları

 

21.03.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

 

Bir keresinde, ailecek görüştüğümüz bir bayan sohbet sırasında ağzından “İnşallah!” kelimesini kaçırmıştı. Ağzından kaçırmıştı, çünkü ağzından çıkanı kulağı duyduğu ânda, bocaladı, yüzü kızardı ve hemen kendisini düzeltti: “Şey, tabiî yani, tabiî.” Uzun süredir görüşmüyoruz onunla. İnşallah, artık tabiî yerine inşallah diyebiliyordur…

İmana karşı sistemli biçimde açılmış bir savaşın uzantısını yaşıyoruz bugünlerde. Adına da “hayat tarzı savaşları” deniyor. Bu savaş aslında onyıllardır devam ediyor. Ama son zamanlarda inanca karşı yürütülen savaşın kılıfı haline gelmiş durumda. Neredeyse hiç kimse İlâhî uluhiyeti inkâr ve red ederek meydana çıkmıyor, dikkat ederseniz. “Arkadaş, ben bütün âlemi kudretiyle kuşatan ve küçük-büyük her şeyi yoktan var eden bir Yaratıcı’ya değil; tesadüfe, nedenselliğe, tabiata inanıyorum” diye sesini yükseltemiyor kimse. İlâhî Kelâm namına Sözler, iman-küfür savaşının galibi oldu zira!

Ancak, iman hakikatlerine karşı beyhude savaşı kaybedenler şimdi bir adım gerilediler ve cephelerini hayat alanına kurdular. Diğer bir ifadeyle, iman ve kalb cephesinde kaybettikleri savaşı hayat meydanına kaydırdılar. Kelimeler, bedenler, elbiseler, evler, kişiler arası ilişkiler bu hayat tarzı savaşının cepheleri haline getirildi

“Hayat dünya hayatından ibarettir” diyen görüşün mensupları, “Asıl hayat âhiret yurdundadır” diyen âlem tasavvuruna inananlara insafsızca saldırıyor, bütün zulûmlü ve zorbaca yolları kullanarak bu savaşı kazanmaya çalışıyor. İnanca karşı yürütülen savaşın bittiğini düşünmeyin sakın, hayır! Sadece ikinci cephenin mensupları, aldanmışları ve uykuda olanları da yedeklerine alıp hayat alanında yoğunlaştırıyor saldırılarını. Ve imana karşı açtıkları savaşta olduğu gibi yine cebir, yine zorbalık, yine keyfîlik, yine zulüm araçlarını kullanıyorlar…

Baştan başlıyor hayat tarzı savaşları. İnanmış kadınların başlarına örttükleri bir metrekarelik örtü, imana ve İslâmî hayat tarzına bayrak açmışların cephesine bir obüs topu düşüyor. İmanı ve İslâmı hatıra getiren her sembol gibi, başörtüsü de hayata düşman cephe tarafından hedef alınıyor. Yasaklanıyor, aşağılanıyor. Ve mağlûp edilemediği yerde, kuşatılmaya çalışılıyor. Meselâ, ilginçtir, “moda” adı altında yeni taktikler deneniyor, bedenleri gizlemesi asıl olan örtüler teşhirin ve şovların parçası haline getirilmeye gayret ediliyor. Ve kimi ehl-i iman ne yazık ki bu örtülü dünyevîlik tuzağına düşebiliyor.

Dil, gönülde yatanın kelimelere dökülüşüne vasıta olurken aslında hayat tarzı savaşının da silâhına dönüşüyor: “İnşallah, maşallah, elhamdülillah, Allah razı olsun, Allah muhafaza etsin…” gibi doğrudan İlâhî kudret ve iradeyi hatıra getiren kelimelere karşı dünyevî cephenin savaşçıları “Tabiî, ne güzel, umarım vs.” gibi kelimeleri bilerek ve kasten kullanıyor. Ehl-i iman ise ancak bilmeden kullanabiliyor bu küfür kokan kelimeleri…

Sonra, dine meydan okuyan ve dünya hayatına tapan seküler savaşçılar kendilerine göre haram-helâl ayrımları yapıyorlar; meselâ, sigarayı külliyen haram ilân ederken, içkiyi göklere çıkarıyorlar. Niye mi? İçki dinen yasak olduğu için! İçki içmenin çok çeşitli sebebleri olabilir ve son kertede içki bütün kötülüklerin anası bir günahtır, içki içmek doğrudan o insanın din karşıtı olduğu anlamına hiç gelmez. Ama hiç içki içmiyorsa bu ülkede bir insan, bunun yegâne sebebi ancak dinî yasak olabilir.

Gelin görün ki, seküler savaşçılar, sigarayı haram ilân ederken sigara kadar sağlığa zararlı, ama bireysel ve toplumsal hayatı tahrip eden içkiye kucak açıyor. Sırf içki içmedikleri için insanları çağdışılıkla itham ediyorlar. Siz de nice örneğini duymuşsunuzdur, içki ikramıyla dinî bir hayat tarzı izlenip izlenmediğinin ve devamında dışlamanın veya cezalandırmaların geldiğinin. Devir öyle bir devir ki, içmemek değil içmek bir erdem haline getirilebilmekte ve içmeyenler tahkir edilebilmekte. Sahi, çok satan gazetelerin başyazarlarının dönem dönem şarap yazıları döktürmesinin nedeni ne sizce? Ya da, televizyon ekranlarından dalga dalga içki âlemlerinin dökülmesi bir tesadüfle mi izah edilebilir, yoksa kasıtlı ve planlı bir hayat tarzı savaşıyla mı?

Hayat tarzı savaşları beden ve cinsellik alanında da kıyasıya yaşanıyor. Bedenini İlâhî mülk bilip o mülkün Sahibinin rızası ve istekleri doğrultusunda yaşayanlar “iffet”e inanırlar. İffet, bedenini sahiplenmemek ve onu bir emanet olarak taşıyabilmektir. Bedenini ve şehvet duygusunu ancak izin ve helâl dairesinde, yani nikâh altında yaşar iffete inananlar. Ama iffetin tezahürü olan bekârete savaş açanlar, aslında önce iffete, sonra da bedenin asıl Sahibi’ne karşı savaş halindeler. Öyle bir savaş ki bu, kuralı koyan seküler sultanlar her türlü evli-bekâr kadın-erkek, kadın-kadın, erkek-erkek ilişkisine izin veriyor, ama sadece tek bir ilişkiyi yasak ve suç sayıyor: bir kadın ile bir erkeğin dinî nikâh ile bağlanmasını! İlginç değil mi?

Helâliniz olmayan bir kadına veya erkeğe dokunmamayı tercih ediyorsanız, ayıplayıcı ve kınayıcı bakışların ve tavırların odağı haline getiriliyorsunuz. Balolara dâvet ediliyorsunuz, namahrem kadınlarla dans edip edemeyeceğinize, eşinizin başka erkeklerle dans etmesine göz yumup yumamayacağınıza dikkat kesiliyorlar. Eğer o yolun yolcusu değilseniz önünüzü ve rızkınızı kesmeye çalışıyorlar.

Ve sizi evinizde bile rahat bırakmıyorlar. Meselâ, evinize ayakkabılarınızı çıkarıp öyle giriyorsanız, aşağılıyorlar. Ayakkabısız girilen evde dinin tanımladığı bir “temizlik” anlayışının hâkim olduğunu bildikleri için yapıyorlar bunu. Kendi keyfîlikleriyle çizdikleri “modernlik, çağdaşlık, medenîlik” kalıplarının dışına çıkmakla suçluyorlar sizi.

Ama müsterih olun! Kalbe ve imana açılan savaş gibi, hayata ve hayatın hayatı olan dine açılan bu savaşı da kaybetmeye mahkûmlar. Kendileri de biliyorlar bunu. Yasaklar, zulümler, zorbalıklar çaresizliklerinin ve çırpınışlarının işareti zaten.

İsterseniz, bu işin bilimini yapan bir sosyologa kulak verelim. Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Arus Yumul, “Yaşam tarzı savaşı yaşıyoruz” diyor. “Batılı gibi giyinen, hareket eden, dans eden ‘medenî beden’ olarak kabul edilmiş, diğerleri dışlanmıştı. ‘Normalin dışında’ kalanlar kamusal alanın dışına çıkmak zorundaydı veya farklı bedenselliklerinden kurtulmak zorundaydı. Şimdi özel alana itilmiş olanlar kamusal alana giriyor. Yaşanılanlar ‘kurgulanan medenîleşme projesinin’ bir anlamda başarısızlığa uğramasıdır.”

Demek ki ne imiş? İmana karşı savaşılmazmış, savaşanlar kaybedermiş? Ne imiş? Hayata ve fıtrî olana savaş açılmazmış, açanlar başarısızlığa uğramaya mahkûmmuş. Ne imiş? Bu koyu zulümler ve karanlıkların ardından aydınlık sabahların gelmesi ve başka savaşların da kazanılması mukaddermiş!

 

 

Said Nursî, Ayetü’l-Kübra isimli önemli eserinin girişinde küfrî itikadları ince bir tasnife tâbi tutar. İlk grupta, kendine mahsus yanlış inançlar, hatalı kabuller yer alır. Bu batıl itikadın sahipleri İslâmî hakikatlara bakmaz, karışmaz. Bediüzzaman “O bize karışmaz, biz de ona karışmayız” der bu grup için.

İkinci grup, imanî hakikatlara karşı çıkar, muhalefet eder. Bu grup da kendi içinde iki kısma ayrılır: [Allah’ı, âhireti, melekleri ve diğer gaybî varlıkları] kabul etmeyenler ve yokluğunu kabul edenler. Kabul etmeyenler ispatı tasdik etmezler. Bu, hüküm vermemek, bilmemek, tanımamaktır. Kolay bir tutumdur. Nursî bu tavır için de “Bahsimizden hariçtir” der. Diğer küfrî tavır, yani yokluğunu kabul tavrı, kalben yokluğunu tasdik etmektir. Bu yüzden bu kısım bir hükümdür, itikaddır ve tarafgirliktir. Taraftar olduğu için, reddettiği şeyi ispat etmeye mecburdur. Said Nursî, yazdığı risâlelerde bu toptan inkârcı ve redçi itikadı hedef aldığını, onunla mücadele ettiğini anlatır daha sonra.

İlginç bir tahlildir bu.

İlginçtir, çünkü yaygın olarak küfür inançsızlık ve itikatsızlık olarak bilinir. Halbuki bu satırlarda küfrün bir “itikad, hüküm” hatta “kalben tasdik” olduğu belirtilir. Bir şeyin var olduğunu iddia ve tasdik etmek nasıl bir inanç ise, yok olduğunu iddia etmek de içinde bir inanç, itikad ve tasdik taşır.

İtikadsızlık veya inançsızlık nitelemesi ise sadece ikinci grubun ilk kısmı için hakkıyla geçerlidir. Yani “kabul etmeyenler” için.

İşte, agnostisizm tam da bu kısma girer. Agnostikler, eski Yunan’ın Sofistlerinin (Sofestailer) modern çağdaki takipçileridir. Agnostisizm, zahiren tarafsız bir tavırdır. İnananların “Kesinlikle ve zorunlu olarak bir Tanrı vardır” tezine karşı “Kesinlikle bir Tanrı yoktur” diyen ateistlerin arasında duruş gibidir. “Bilemeyiz. Tanrı’nın ne varlığını ne de yokluğunu destekleyecek bir delil yoktur. Akılla hakikatı bulamayız” der. İnkâr da etmez, iman da.

İnkâr etmediği için bilfiil saldırmaz. Ama iman etmediği için hakikatın üstünü örter, karanlığa düşürür, imana zıt düşer. Agnostisizm de ateizm gibi vahiy ve ilham gibi bilgi kaynaklarını reddeder. Aklı ve duyuları biricik bilgi vasıtası olarak tanır. Ateistlerin “kesinlikle yoktur” dediği Yaratıcı, âhiret, melekler ve vahyi “aklın ötesinde” veya metafizik konular olarak görüp “bilinemez” diye hükmeder…

Bizde gerçek agnostik pek yoktur. Olsa da pek tanınmazlar. Çünkü agnostisizm son kertede bir tavırsızlık ve kayıtsızlık olduğu için mensupları seslerini yükseltmezler.

Son zamanlarda gazete ve dergi köşelerinde seslerini çokça çıkaranlar agnostik değil, inançsızlığı agnostisizm perdesi altından dile getirenlerdir.

Bu kişiler, okullarda hayatı tesadüfle ve maddî sebeblerle izah etmeye çalışan Darwin teorisinin yanı sıra Akıllı Tasarım gibi başka açıklamaların da okutulmasına fena halde bozulurlar. “Tanrı akılla bilinemez, o halde evrendeki olayları veya hayatın kökenini Tanrı’yla açıklayan teoriler okullarda okutulmamalı, yasaklanmalı” diye veryansın ederler. Hüküm verirler, muaraza ederler.

Agnostikçe tavır “Madem hakikat bilinemez, o halde ikisi de okutulsun; veya ikisi de okutulmasın” şeklinde olması gerekirken, onlar tesadüfe, sebeblere iman ederler. Kâinatın dışında bir Varlık’ın kastı, takdiri, kudreti, varedişi sözkonusu olduğunda “akılla bilinmez” deyip kenara çekilmezler, saldırırlar, yasaklansın derler.

Bir de, önce iman ve İslâm tarafında görünüp, sonra ‘tarafsız bölge’ye geçtiğini iddia eden; bir o tarafa bir bu tarafa çatıp sonra da “Bakın ben tarafsızım ve ne biçim yazdım ama!” diye her konuda racon kesenler vardır ki, onların hali içler acısıdır. Agnostikliğin tarafsız değil, zararsız da olsa küfrî bir tavır olduğundan haberdar mıdırlar bilinmez. Aldıkları dinî eğitimde imanın bir şehadet olduğunu öğrenmişlerdir belki. Ama, şehadet için akıl ve beş duyunun olmazsa olmaz derecede önem taşıdığını unutmuş gibidirler. Duyuların işaretlerini akla taşıdığı, aklın muhakeme ettiği ve kalbin tasdik ettiği tahkikî bir iman için bütün âlemin şehadetinin vesilesi olması gerektiğini unutmuş gibidirler. Ezberden dile getirilen veya anne-babadan öğrenilmiş, akılla tahkik edilmemiş yani araştırılmamış imanın “taklit” olduğunu ve çok da makbul sayılamayacağını da bilmez görünürler.

Gelgelelim, taklidî iman sahipleri bile kalb rahatlığıyla “O’ndan geldik, O’na gidiyoruz” diyebilirken, tarafsız bölgenin sahipleri—birilerine şirin görünmek için mi, yoksa gerçekten bilemedikleri için mi bilinmez—hayatı, insanı, nereden gelip nereye gittiğimizi “koca bir muamma” diye nitelerler…

Siz bakmayın, şahit olunan varlık ve olayların bilgisi üzerinde bugün ateist veya agnostik bilimselciliğin tekel kurma iddiasına.

Ateizm geldi ve geçti. Küfr-ü mutlakın beli kırıldı, vadesi doldu.

Geriye agnostisizm kaldı. Fizik-metafizik ayrımını tabulaştıranlar, “Tanrı bilinemez, bilim maddî olgularla uğraşır, Tanrı konusu metafiziktir ve din adamlarının alanına girer” diyenler kaldı.

Soru şudur: Bilim materyalist olmak zorunda mıdır? İllâ ki, ateizm veya agnostisizm üretmek zorunda mıdır? Görünen âlemdeki nesne ve olguların bilgisi neden bir Yaratıcı’yı tanımamıza vesile olmasın? Eğer bir Yaratıcı’nın yokluğunu kabul etmek veya kabule yanaşmamak da bir “itikad” ise, pozitivist bilimin tarafsızlığından bahsetmek, her türlü inanç ve dünya görüşünden soyutlandığını söylemek mümkün müdür?

Birincil varoluş gayesini nesnelerin hakikî anlamını anlamak olarak tanımlayan ve bu yolda aklını vahye tâbi kılabilen insanlar maddî nesnelerin bilgisine “yitik hikmet” gözüyle bakarlar. Bu yitik malı O’nun marifetine merdiven eylemek şartıyla nerede bulurlarsa çekinmeden alırlar. Sınırlı aklı mutlaklaştırmanın, vahye akıl ve kalb kulağını kapamanın, hakikat arayıcısı insana yakışmadığını bilirler.

Gelgelelim, bu noktada korkak, önyargılı, bölücü ve dışlayıcı davrananlar, itikadlarını yokluk üzerine kuranlardır. Tarafsız bölgede durduklarını iddia edenlere gelince, onlar ancak acınmayı ve duâyı hak ederler!

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam