ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

 

''Şiddete meyyalim, vallahi dertten''

 

 

Murat Çiftkaya

 

www.haber7.com - 27.07.2011

 

 Askere, polise, devlete, mafyaya, babaya, kısacası güçlüye içimizden saydırsak da, dışımızdan sessiz kalıyoruz. Güçlü hissettiğimiz ânda ise zayıflara had bildirmeyi pek seviyoruz.

“Polis” filminde, şiddete eğilimli komiser (Haluk Bilginer) halini bu sözlerle izah ediyor: “Şiddete meyyalim, vallahi dertten.”

Galiba çok dertli bir toplumuz. Her yanımızdan şiddet fışkırıyor. Son günlerde, kadınlara reva görülen şiddet gündemde, ama okulda, işyerinde, askerde, evde, yolda, velhasıl her yerde şiddet kol geziyor. Sadece ellerden değil, dillerden ve hallerden dökülen şiddet bedenler kadar ruhları da incitiyor.

Bükemediğimiz bileğe “eyvallah!” demeyi tercih ediyoruz, ama bilek ince göründüyse gözümüze, şiddetli bir meyil kaplıyor içimizi. Askere, polise, devlete, mafyaya, babaya, kısacası güçlüye içimizden saydırsak da, dışımızdan sessiz kalıyoruz. Güçlü hissettiğimiz ânda ise zayıflara had bildirmeyi pek seviyoruz.

Şiddetin eğitimsizlikten kaynaklandığı, koca bir yalan. Üniversite mezunu çiftlerdeki şiddet istatistikleri ortada. Kendi halkına düşman gözüyle bakıp birkaç milyonunu kesmeyi göze alabilmiş generallerin eğitimsiz olduğunu kim söyleyebilir?

Maalesef, rahmeti gazabını geçmiş bir Rabbin, gazabı merhametini aşmış kullarıyız. Affetmeyi değil misillemeyi daha çok seviyoruz.

***

Eflatun ideal yönetimi anlatmak için ideal insan istiaresini kullanır. Akıl, gazap ve şehvet duyularının kâmil bir insanda şu şekilde sıralandığını söyler filozof: Tercih ve davranışlara akıl hükmeder. Gadap, yani koruma ve korunma duygusu akla yardım eder. En altta ise hayatın idamesine hizmet eden şehvet (yeme, içme, cinsellik, vs:) duyusu yer alır.

Filozofumuz, aristokratik yönetim biçimini meşrulaştırmak için bu istareye devam eder: Aklı temsil eden, özel yetiştirilmiş eğitimli filozof-krallar toplumu yönetir. Gazap duygusunu temsil eden silahlı güçler (askerler) onlara yardım eder. Toplumun en alt tabakası (köylüler vs.) da maddî ihtiyaçlar için çalışarak toplumun fiziksel ihtiyaçlarına hizmet verir.

Bugün bir elitin tahakkümünü en azından kâğıt üstünde kabul etmeyeceğimize göre, filozof-krallar yerine küllî (ma’şerî) akıldan süzülen kanun ve kuralları koyabiliriz. Hâlâ ayrım gözetmeden adalet ve hakkaniyetin hüküm sürdüğü bir toplum olma özlemimiz dinmiyor ve gücü eline geçiren kendini hesap sorulmaz bir kral gibi görüyorsa sorunun nereden kaynaklandığını düşünmek zorundayız.

Kâmil bir toplum gadabına mağlup olmuş bireylerden oluşamayacağına göre, küçük daireden başlamak en iyisi. Kabul etmek gerekiyor ki, gadabımız ve şehvetimiz aklımıza galebe çalıyor.

Müslüman adını taşımak, meselâ trafikte öfkesini kontrol edebilen, boşandığı kadını benliğinin uzantısı olarak görmekten vazgeçen, elinde tuttuğu silâhın korumakla yükümlü olduğu insanlara tahakküm vasıtası olamayacağını bilen, uhdesine verilmiş çocuklarına nefsi adına dayak atmaya tenezzül etmeyen bireyler olmamıza yetmiyor.

Sabır ve tevekkül imanın akıl ve kalbe yerleştiğini haber verir, ama biz kolayca patlayabiliyoruz. Önümüz Ramazan. Şeytanların zincirine vurulduğu bu özel zaman diliminde, sıcakla, tütünsüzlükle, açlık ve susuzlukla terbiye edilmiş meleklere mi döneceğiz, yoksa en küçük fırsatta fünyesi çekilen bombalara mı?

Müslüman, nefsi kalbine, şehveti aklına râm olmuş; kendisine emanet edilmiş makamı nefsi adına değil Yaratıcısı adına kullanan; yere yatırdığı düşmanı yüzüne tükürünce onu nefsi adına öldüreceğini anlayıp ayağa kalkan ve öfkesine hâkim olan Hz. Ali’yi örnek alan insandır.

Şiddet ise, iktidarını haksızlıkla nefsi adına kullanmakla başlayan bir zulümdür. Nefsi terbiye olmamışların harcıdır. Bükemediği bileği öpüp zayıflara saldırma riyakârlığıdır. Hakkın değil kuvvetin esas tutulmasıdır. İktidar gösterisi gibi görünse de, acziyetin tezahürüdür. Öfkesine hakim olamayandan daha aciz kim vardır ki?

Son söz olarak, sapla samanı ayırt etme adına, şiddetle maddî cezayı birbirinden ayırmak gerekir. Nasıl Yaratıcı’nın Cebbâr ve Kahhâr isimleri merhamet ve adaletle tecelli ediyorsa, bir mü’min de kendisine verilen maddî ceza yetkisini kullanır. Ama nefsi adına değil, kuralı Koyan adına! Öfkelendiği zaman değil, karşısındaki haddi aşıp cezayı hak ettiğinde. İntikam almak veya yüreğini soğutmak için değil, merhametle cezalandırılanın bundan ders çıkarması ümidiyle.  İlk fırsatta değil, son çare olarak. Bir iktidar öznesi olarak değil, asıl Kudret sahibinin enstrümanı olduğunun mütevazı bilinciyle.  Ne eşlerine ne çocuklarına bir kez olsun maddî ceza uygulamayan bir Nebi’nin ümmeti olma bilincini hiç unutmadan...

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam