ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

En tehlikeli iktidar mücadelesi  

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Murat Çiftkaya

21.12.2011 - www.haber7.com

 

“Ekonomik özgürlüğü” için çalışan kadın, erkeği onun silâhıyla vuruyor, ama özgürleşirken yalnızlaşmanın temelini atıyor.

Atanmış askerî-sivil bürokratlarla milletin seçilmiş temsilcileri arasında yıllardır yaşanan ve şu sıralar siviller lehine dönmüş gibi görünen güç mücadelesinden söz etmeyeceğim size. Bu mücadele bizim uzağımızda; ne milletvekiliyiz, ne bakan, ne de bürokrat; yani, bu mücadelenin ancak uzaktan seyircisiyiz...

Ama öyle bir güç mücadelesi var ki, hepimiz bizzat doğrudan muhatap ya da şahit olabiliyoruz ona. Günlerimiz bazen bu mücadele yüzünden zehir olabiliyor ve hem şahsî, hem de aile hayatımız bu mücadeleden zarar görebiliyor.

Kadın ve erkek arasındaki iktidar mücadelesinden söz ediyorum. Her zaman vardı bu mücadele, hep olacak şüphesiz. Ama bugün çağdaş uygarlık denilen durumda, çok farklı mecralara dökülmüş durumda.

Modern dünyada, her bir varlık Yaratıcısıyla bağı kopartılıp bizzat müstakil bir konuma düşürüldü. Erkek ve özellikle kadın bu sekülerleşme sürecinden nasibini aldı. Modern zihniyet, her şeyle her şey arasındaki ilişkiyi “güç mücadelesi” olarak tanımlıyordu: İnsan-tabiat, insan-insan ve erkek-kadın... her şey ve herkes ancak mücadele ederek çıkarlarını koruyabilirdi bu zihniyete göre. Sosyal hayatta, erkek ile kadın arasındaki mücadele modern çağda neredeyse resmiyet kazandı. Ve kadın o zamana kadar erkeklere özgü—siyaset, ekonomi, bilim, edebiyat gibi—bütün alanlara el atarak, erkeğe meydan okumaya başladı.

Kadın ile erkeğin en yakın ve hatta bir olduğu aile, modern dünyada anlamını git gide yitirdi. Bedensel ve ruhsal menfaatlerin karşılıklı temin edildiği, bağlanmak yerine yan yana olmanın tercih edildiği bir alan haline geldi. Nikâh, bu hayatta, hatta sonsuz hayatta birlikte olmanın yolu olmaktan çıktı. Asıl olan kadın ve erkeğin bireysel hazzı ve çıkarlarıydı. Ayrıca, çocuk maddî-manevî bir yüktü! Hem istedikleri keyfî hayat tarzını yaşamalarına, hem de boşanma tercihini her an kullanabilmelerine engel olabilecek bir unsurdu...

Kadın ve erkeğin bu şekilde birbirini tamamlayan değil, müstakil ve rakip birer varlık haline gelmesinin sonuçlarını, Batıda boşanma oranlarının yüksekliğinde, evliliğin ekonomik bir süreç haline gelmesinde, nikâh dışı birlikteliklerin yaygınlığında ve dahi eşcinsellik gibi anormalliklerde okumak mümkün. Bugün ne Hıristiyanlık, ne de seküler ahlâk, ne de yaşanan sürecin—sadece nüfus düzeyinde bile olsa—korkunç sonuçlarını gören resmî otoritelerin öğütleri süreci tersine çevirmeye yetmiyor.

Doğuya, Müslüman toplumlara geldiğimizde, ilâhî ilkeler önünde eşitlik ve farklılık içinde bütünlüğün korunması, nikâhın asıl olması gibi nazarî hakikatler modern zamanda unutulur oldu. Müslüman erkek ve kadın birbirlerine sonsuz birer ayna olarak Rablerini tanıma, Ona birlikte kul olma cehdinden giderek uzaklaşıyorlar. Artık birliktelik değil, rekabet ve karşılıklı meydan okuma egemen. Üstelik modernleşme sürecine giren Müslüman toplumlarda, kadınlar geleneksel zahirî erkek egemenliğine karşı çıkarken, sistemin bilinçli desteğini arkasına almış durumda. Erkek, kim bilir belki de daha önceki keyfî istibdadına ilâhî adaletin verdiği bir cezanın sonucu olarak, ailenin reisi bile değil!.

Bugün, öyle bir noktaya gelindi ki, kadın ve erek güç mücadelesinde karşılıklı silâhlarını, gizli ya da açık biçimde alabildiğine kullanıyor. Ama yine ilâhî adalet gereği kendi silâhlarıyla vurulmaktan kurtulamıyorlar. Erkek kadın üzerindeki boyunduruğunu para silâhına yaslanarak kurardı eskiden ve ekonomik olarak kocasına bağımlı olan kadın onun kahrını çekmek zorunda kalırdı. Ama artık kadın ekonomik alanda erkeğin karşısına dikilmiş durumda. Erkek, kadına hükmetmek için kullandığı para silâhının kendi üzerine çevrilmiş olduğunu görüyor. “Ekonomik özgürlüğü” için çalışan kadın, hem erkeği onun silâhıyla vuruyor, ama hem de özgürleşirken yalnızlaşmanın temelini atıyor.

Diğer taraftan, kadın kadınlığını bir silâh olarak kullanıp kocasının meşrû isteklerini keyfî biçimde reddedebiliyordu. Ama erkeğin bu meşrû isteklerini meşrû ya da gayrimeşrû biçimde başka kadınlarla karşılaması gerçeğiyle yüzyüze geliyor. Bugün, özellikle kimi dindar erkeklerin gizli ya da açık çokeşliliğe meyletmesinde, eşlerinin payı az olmasa gerek. Tıpkı erkek gibi, kadın da, erkeğe karşı kullandığı aynı silâhla vuruluyor bugün!

Oysa, dinin çizdiği ve özellikle sünnette billurlaşan kadın ve erkek rollerine baktığımızda, bizi bizden daha iyi tanıyan merhamet sahibi Yaratıcı’nın, kadın ve erkeğin muhtemel silâhlarını en baştan ellerinden alarak onları bir güç mücadelesine girmekten men ettiğini görüyoruz.

Erkeğin ailesinin ve eşinin ihtiyaçlarını karşılaması bir lütuf veya bir ihsan değil, tam tersine en aslî dinî görevi. Kimi müçtehidler, erkeğin, eşinin sigara gibi mekruh sayılan bir “ihtiyacı”nı karşılamakla bile yükümlü olduğunu söylüyorsa, gerisini siz düşünün. Benzer şekilde, kadının erkeğinin meşrû ve fıtrî taleplerine gecikmeden ve lütfetmeden cevap vermekle yükümlü kılınması, çok hikmetlerle dolu olsa gerek.

Kısacası, hem erkek, hem kadın dinen ve fıtraten yükümlü olduğu aslî görevleri hakkıyla ve nazlanmadan yerine getirse, acaba bu kadar çok sorun yaşanır mı sizce?

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam