ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Eski Said'in ilerlemeye bakışı (2)

 

Eski Said'in ilerlemeye bakışı (2)

 

22.07.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

1) Müteal boyutun eksikliğini ifade eden, doğrusal zaman anlayışı.

Doğrusal zaman anlayışı, Avrupa aydınlanmasının ve onun anahtar kavramı olan “ilerleme”nin özünü oluşturur. Tarihin—ya da zamanın—herhangi bir amacı olmaksızın, mekanik bir biçimde, sebep-sonuç ilişkileriyle “ilerlediğini” ileri süren bu anlayış, semavî dinlerin beyan ettiği ve varoluşta da esas olan çevrimsel—ya da devrevî—zaman idrakine ters düşmektedir. Ancak, Said Nursî, bu doğrusal zaman ve tarih tasavvurunu reddeder:

“…Evet, bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. (Hutbe-i Şamiye)

2) Avrupa’nın ilerleme aşamalarını taklidi amaçlayan İslâmî bir aydınlanma çağrısı.

Mu’tezile mezhebinin akılcılığını modern dönemde yeniden ihyaya çalışan, ilerlemeye mani olduğunu iddia ettikleri Eş’arî kelâmını suçlayan, aklın vahyin rehberliğine ihtiyaç kalmadan iyiyi kötüden ayırabileceğini ileri süren kimi Müslüman düşünürlerin aksine, Said Nursî, ehl-i sünnet anlayışından ayrılmamıştır.

3) Akılcılık ve içtihad vurgusu.

İslâm toplumunun fikrî ve fiilî durgunluğunun sona erdirilmesi için, vahiy-akıl dengesinde aklı önceleyerek içtihada yeniden işlerlik kazandırılmasını isteyenlere mukabil, Said Nursî’de, problemin din üzerinde oynayarak değil, bireylerin ve toplumların dine bağlılıklarının korunarak, hatta kuvvetlendirilerek çözülebileceği görüşü hakimdir.

4) Modern bilimlerin ve modern okulların öncelenmesi.

Osmanlı başta olmak üzere, Müslüman ülkelerde 19. yüzyılda giderek hızlanan modernleşme sürecinde Avrupaî okullarda okutulan pozitif bilimlerin büyük etkisi olmuştu. Bu eğilim, şahsî dindarlığına rağmen, Sultan Abdülhamid döneminde de olanca hızıyla devam etmişti. Said Nursî’nin başından beri bu husustaki ısrarlı tutumu, dinî ilimlerle modern bilimlerin beraber okutulacağı ve onların kaynaştırılmasıyla hakikatin tecellisine vesile olacak bir üniversitenin Doğu’da kurulması şeklinde olmuştu.

5) Teknolojinin seküler kabulü.

Eski Said, Avrupa’da doğan teknolojik gelişmeleri, yalınkat bir şekilde kabule taraftar değildir. Medeniyetin güzellikleri ve çirkinlikleri ayrımını sık sık gündeme getirerek, ikincisine kapıları kapayıp ilkine talip olunması gerektiğini vurgulamasından başka, çağdaş İslâm tefekkürüne son derece önemli bir katkıda da bulunmuştur.

Bu katkı, daha sonraları Yeni Said’in terakkiye bakışının odağını oluşturacak olan, teknolojik buluşlarla peygamber mucizelerini ilişkilendirmesidir.

İşarâtü’l-İcaz’da çekirdek olarak yer alan bu oldukça yeni ve orijinal yaklaşımı Said Nursî, 20. Söz’de tekâmül ettirecektir. (Bu konu, “Yeni Said’in ilerlemeye bakışı” başlığı altında ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.)

6) İlerlemeyi Müslümanların egemenliği için istemek.

Said Nursî, Avrupa’nın bozuk fikirlerine karşı savaşırken onun mücadeleyi ve hakimiyeti esas tutan düsturuna yenik düşmemiştir. Bilim ve teknolojiyi Müslüman egemenliğine basamak yapmak için değil, Müslümanların fakirlikten kurtulması ve insaniyeten terakki etmeleri için istemiştir.

“Fen ve san’at silâhıyla cehalet ve fakra hücum ediniz.” (H. Şamiye)

Said Nursî’nin cihadındaki düşman ne Batı, ne Hıristiyanlar, ne de Avrupalılardır. Ki “Bizim düşmanımız fakr, ihtiyaç, ihtilâftır” ilkesi de aynı noktaya işaret eder.

“Ecnebiler fünun ve sanayi silâhıyla bizi eziyorlar. Biz de fen ve san’at silâhıyla ilâ-yı kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkârla cihad edeceğiz.” (s. 1930)

O yüzden, meşhur bir Müslüman düşünüre ait olan aşağıdaki yaklaşım Said Nursî’nin uzağındadır:

Galip gelmiş elini başka milletlere doğru uzatarak kendi bünyesini besleyecek, kendi varlığını kuvvetlendirecek maddeleri onlardan almayan millet mutlaka günün birinde başka milletler tarafından kemirilecek, yutulacak, dünya yüzünden kaldırılacaktır. Milletler arasındaki tagallüb [zorbalık], şahsî hayattaki beslenme gibidir. (İslâmcıların Siyasî Görüşleri, İsmail Kara)

7) İlerlemeyi maddî ve askerî açıdan kuvvetlenmek için istemek.

Başka bir Müslüman âlimin bir âyetteki “düşmana karşı kuvvet hazırlama” emrinin tefsiri niteliğindeki su anlayışını da Said Nursî’de bulmak mümkün değildir:

“Evvelen: Ticaret, ziraat, san’at terakki ettirilerek kuvve-i berriye ve bahriyenin mütevakkıf olduğu para ihzar edilmeli.

“Saniyen: Madenler işleterek, tersaneler, tophaneler, fabrikalar tesis ve asrına göre son sistemde toplar, tüfenkler, kılınçlar, süngüler, zırhlılar, balonlar gibi her nevi savaş âletleri tedarik edilmeli...” (İ.S. Görüşleri)

Bunun sebebi, Eski Said’in zihninin siyasî yapıdan ve devletçi düzenlemelerden özgür olmasıdır. Onun gayesi, Müslümanların siyasî hakimiyeti değil, İslâmiyet’in ilkelerinin hakimiyetidir. Endişesi, herhangi bir dünyevî kurum ya da değer değil, din içindir. Dolayısıyla, terakkiyi Müslümanların siyaseten hakim olmaları için değil, “ilâ-yı insaniyet” ve onun sonucu olarak da “ilâ-yı kelimetullah” için istemektedir.

“Hakikî medeniyet nevi insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyeti nev’iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.”

(Divan-ı Harb-i Örfî)

 

—SON—

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam