ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Eski Said'in ilerlemeye bakışı (1)

 

Eski Said'in ilerlemeye bakışı (1)

 

21.07.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Said Nursî’nin doğumundan yaklaşık olarak 1920’lerin başına kadarki hayatını “Eski Said” olarak tasnif edecek olursak, bu dönemin, İslâmî niteliği ağır basan Osmanlı Devletinin, ya da siyasî hilâfetin sona erişine dek sürdüğünü görüyoruz. Bu husus, Said Nursî’nin o dönemdeki düşüncelerini ve faaliyetlerini anlarken, genel bir çerçeve sağlaması açısından, önem taşıyor.

O dönemi kabataslak tasvir edecek olursak: İslâm toplumunun 17. yüzyıldan başlayarak kötüleşen siyasî ve iktisadî durumunun 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında dibe vurduğunu söylemek mümkün. Hindistan alt kıtasında İngiliz, Endonezya’da Hollanda sömürgeciliği; Kuzey Afrika’da işgallerle toprak edinen İtalyanlar, İngilizler… ve Ortadoğu’da zevali yaklaşan Osmanlı devleti. Siyasî ve askerî başarısızlıklar; Avrupa’dan gelen pozitivist bilim ve felsefenin dalga dalga yayılması; geleneksel yapının çözülüşü; Avrupalıların “Biz sizden daha ileriyiz” mesajını her fırsatta vermesi ve ellerindeki bilimsel-teknolojik başarıları kolektif egolarına âlet ederek, diğer kültürleri ve toplumları küçümsemesi; Avrupa’nın ve onun değerlerinin topluma sızması; İslâmî tefekkürün sönükleşmesi...

Bu vasatta, 18. yüzyıldan başlayarak Hindistan’da şeyh Veliyullah Dehlevî geleneksel İslâmî anlayışa sâdık kalarak; Seyyid Ahmed Han—kendisine ve takipçilerine “tabiatçı” ünvanını “kazandıracak” ölçüde—bilimci ve akılcı bir yol izleyerek; Arabistan’da Muhammed ibn Abdulvahhab daha katı bir din yorumunu benimseyerek, Afrika’da Seyyid Muhammed Sunusî siyasî bağımsızlığı önceleyerek; Cemaleddin Afganî cüz’î iradeye çokça vurgu yapıp mu’tezile bakış açısına yaklaşarak ve aynı zamanda İslâm Birliği mefkûresini önceleyerek; onun talebesi Muhammed Abduh, Ezher’de tartışmalı fetvalar vererek, hayır-şer konularında akılcı bir tutum izleyerek ve nihayet Muhammed İkbal modernci bir yorum geliştirerek çeşitli çözüm yolları ortaya koymaya çalıştılar.

İslâm dünyasının kalbi hilâfet merkezi Osmanlı, 19. yüzyılda ivme kazanan fiilî bir modernleşme sürecine girmişti bile. Eğitimde, hukukta, hayat tarzında Avrupalılaşma ya da Batılılaşma faaliyetinin çıkış noktasını “geri kalmışlık” psikozu ve devleti ayakta tutma gayreti teşkil ediyordu. Sadece devlet adamlarının değil, Batıcı olsun, Müslüman olsun, hemen bütün düşünürlerin temel kaygılarından birisi, devletin inkırazdan, toplumun geri kalmışlıktan kurtarılmasıydı.

Said Nursî’nin, o dönem mütefekkirleri gibi, geri kalmışlık ve ilerleme konusunu eserlerinde yoğun biçimde işlediğini görürüz.

Eski Said’in eserlerinde şeriat, meşrûtiyet, hürriyet, medeniyet gibi kavramların yanı sıra, terakki de son derece merkezî bir konumdadır. Bilhassa, II. Meşrûtiyet dönemindeki gazete makalelerinde ve konuşmalarında terakki nirengi kavramlardan biridir.

Said Nursî’nin o dönemdeki muhakemesini kısaca özetlersek şunları söyleyebiliriz:

İslâm toplumu geri kalmıştır ve bunun birçok sebebi vardır. İnsanı insan yapan cüz’î iradeyi elinden alan istibdat, ümitsizlik, yalanın sosyal ve siyasî hayatta egemen olması, ırkçılık ve Müslüman toplulukların arasındaki bağların gevşemesi, bireyler ve topluluklar arasında menfî duyguların yükselmesi geri kalmışlığın en önemli nedenlerinden bazılarıdır. Cehalet, ihtilâf, aşırı ferdiyetçilik, memuriyetin bir geçim kaynağı haline gelmesi de geri kalmışlığın sebeplerindendir....

Bir başka sebep, modern okullarla medreselerin ve tekkelerin arasındaki ayrılıktır. Ayrıca, Münâzaraat isimli eserde, tembelliği maskeleyen yanlış bir tevekkül anlayışının da Müslümanların İlâhî iradenin gereği olan sebepler arasındaki düzene karşı inat göstermelerine yol açtığı belirtilir. Yanı sıra, bazı büyüklerin kendi menfaatleri için Müslümanları, aslında âhiretin tarlası olan dünyadan soğutması da geri kalmanın bir sebebidir.

Yukarıda bahsi geçen faktörlerin hemen hepsinin, tıpkı az sonra sayacağımız terakkinin şartları gibi, dinî ve sosyo-psikolojik nitelikli oluşu, son derece dikkat çekicidir. Ayrıca, Eski Said, doğrudan doğruya İslâmın ve Müslümanların terakkisiyle ilgilidir; dünyevî bir kurum olarak bir devletin inkırazdan kurtulması onun öncelikleri arasında değildir. Bu yönüyle, Said Nursî’nin, sunduğu reçetelerle, ekonomik ve siyasî ilerleme yoluyla dini de ayakta tutacağı düşünülen devleti kurtarmaya çalışan İslâmcılardan ayrıldığı söylenebilir.

Said Nursî’ye göre, mevcut geri kalmışlıktan kurtulmak için, her şeyden önce rahmeti İlâhîye’ye kuvvetle ümit bağlamak; sosyal ve siyasal hayatta sıdkı, yani doğruluğu hakim kılmak, gerek bireyler, gerekse toplumlar sevgiyi tesis etmek, Allah’a kulluğa dayalı bir hürriyet ve hakikate dayalı bir tartışma zemini ile Müslümanlar arasındaki bağların kuvvetlendirilmesi, Müslüman bireylerde diğergâmlığın ve fedakârlığın kaynağı olan kudsî İslâmiyet milliyetinin kuvvetlendirilmesi... gerekmektedir.

Eski Said’in ümit konusuna son derece önem verdiğini ve her fırsatta Müslüman muhataplarına İslâmiyet’in ilerlemeye engel teşkil etmediğini, Müslümanların da gerek geçmişleriyle, gerekse halihazır himmetleriyle terakkiye kabiliyetli olduğunu hatırlattığını görüyoruz.

Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Yukarıdaki tesbitlere ilişkin genel bir aşinalığın olduğunu söylemek mümkün. Ama Said Nursî’nin ilk dönem fikirlerini daha iyi anlayabilmek için, onun tesbitlerinde “olmayan” ögeler üzerinde de durmak gerekiyor. İlerleyen satırlarda, Eski Said’in düşüncelerinde bulunmayan hususlar yer almaktadır:

-Devam edecek-

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam