ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Ekonomik kriz

Ekonomik Kriz" ya da Yasak Meyveyi Yemek

27.04.2006- Yeni Asya Gazetesi

Biliriz ki, bazen hastalık zannedilen bir rahatsızlık başka bir hastalığın belirtisi olabiliyor; karın ağrısı, mide bulantısı ve yüksek ateşin bir besin zehirlenmesinin işaretleri olması gibi. Bu belirtilerin görüldüğü bir kimseye "Rahatsızlığı, yüksek ateş" veya "Mide bulantısı hastalığı var" denilmesi, bir düzen ve ahenk içinde yaşatılan bedenin bir bütün olarak gözönüne alınmadığını gösterir. Dahası, asıl hastalığı gözden kaçırır ve tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

 

Bunun gibi, toplumca bir süredir daha derinden hissettiğimiz maddî rahatsızlığın ardındaki gerçek hastalığı teşhis etmek gerekiyor. Tâ ki, hem o belirtiler ortadan kaldırılabilsin, hem de işaret ettiği asıl problem...

 

Ekonomi denilen alan, üretim, tüketim ve değiş-tokuş gibi bir takım maddî ilişkileri içeriyor. Bu boyut da insan yaratılışının bir parçası, reddedilemez. Ancak, bütün kâinatı kuşatacak genişlikteki duygular verilmiş; sonsuz çeşitlilikteki ilâhî sanata şahit olarak var edilmiş; bu dünyaya ebedî âhiret hayatına hazırlanmak için gönderilmiş insanın hayatındaki binlerce boyuttan sadece bir tanesi, ekonomi. Maddî midenin yüzlerce organdan sadece bir tanesi olması gibi. Çoğumuzun dünyasında "geçim, rızk bulma, ihtiyaçların karşılanması" şeklinde kendisini gösteren ekonominin, nihaî gayesi, gerçekte Rezzak'ı ve Rahman'ı tanıtmak. Ne var ki...

 

Yıllardır yapılan kamuoyu yoklamalarının da gösterdiği üzere, gündemimizin ilk maddesini ekonominin teşkil ediyor olması; son günlerde bu konunun bir "kriz" şeklinde dünyalarımızın orta yerine çöreklenmesi; kimilerinin rızk endişesi yüzünden delirip çocuklarını öldürebilmesi; milyonlarcamızın geçim sıkıntısıyla kıvranması, elbette ki, bir rahatsızlığı ortaya koyuyor. Yine bir başka anketin de ortaya koyduğu gibi, aramızda her üç kişiden ikisi, kendisini maddî sorunlar yüzünden mutsuz hissediyor.

 

Ancak sorulması gereken soru şu: Bugünlerde yaşadığımız, kriz gerçekten başlıbaşına bir "ekonomik kriz" mi, yoksa daha derinlerdeki bir krizin yüzeye yansıması mı? Diğer bir ifadeyle, geçirdiğimiz rahatsızlık bağımsız bir hastalık mı, yoksa daha ciddi bir hastalığın belirtisi mi? Bunu tesbit ettiğimiz takdirde, belirtilerin izalesi ve işaret ettikleri hastalığın tedavisi daha kolay olacak.

 

Yaşadığımız kriz, gerçekçi olmak gerekirse, başka bir krizin dışa vurumu sadece. Toplumca ateşimiz yükseldi, sancılandık. Ama bunlar sadece birer belirti. Biz aslında şu anda bir gıda zehirlenmesi yaşıyoruz. Yemememiz gereken bir şeyi yedik: Yasak meyveyi!

 

İsraf ettik ama kanaat etmedik; yeterli azla yetinmedik ve hep "daha çok" istedik; şükretmedik ama şikayet ettik; mutluluğu eşyanın bizzat kendisinden bildik. Geçimin bir dert değil, Rızkı Veren'i tanımanın bir aracı olması gerektiğini unuttuk ve rızk duamızın biricik vesilesi olan emeğimize küsüp faize bulaştık. Bunu belki hepimiz, herbirimiz yapmadı, ama hata umumun rızasıyla gerçekleştiği için musibet hepimize geldi. Semadan atılan uyarı taşı hepimize isabet etti.

 

Beşer olmanın gereği hata yapmak, ama mü’min olmanın gereği hatasını görüp tevbe etmek ve onu telafi etmeye çalışmak. Tıpkı ilk insan Hz. Âdem ve Hz. Havva gibi. Şu andaki durumumuzla, aslında, onların yaşadıkları arasında çok yakın bir benzerlik sözkonusu.

 

Biliyoruz ki, Hz. Âdem ve Hz. Havva Cennet'te bütün nimetlere mazhar olarak yaşatılıyorlardı. Herşey onların emrine verilmişti. Rablerinin onlardan tek istediği, belli bir ağacın meyvesinden uzak durmaktı. Ancak, şeytan önce Hz. Havva'yı, sonra da onun vesilesiyle Hz. Âdem'i tuzağına düşürdü ve o meyveyi yemelerini sağladı. Burada ilginç olan, Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın o meyveyi şeytanın şu hilesiyle yemiş olmasıydı: "Bu meyveyi yerseniz, Cennet'te sonsuza kadar kalabilirsiniz."

 

Onları Rablerinin emrine karşı getirecek ve şeytana uyduracak kadar güçlü bir istekti bu: cennette sonsuza kadar kalmak, bu lezzetleri ebediyyen yaşamak. Ancak öncelikle düştükleri yanlış, sonsuz cenneti yaratılmış birşeyin, bir meyvenin kendilerine sunabileceğini düşünmekti. Rabbin sonsuz rahmetini ve kudretini bir anlık gafletle unutup, şeytanın telkiniyle, kendilerine mutluluk vermekten aciz bir meyveye yönelmekti. Bu beşerî zaafın neticesi, arzularının tam tersiyle cezalandırılmak oldu. Cennet'te sonsuza dek kalmak için yedikleri meyve onların Cennet'ten çıkartılmalarına yol açtı. Ve başta kötü gibi görünse de bu hatanın sonucunda, çok hayırlı sonuçlar ortaya çıktı: dünya, bütün insanlar için yücelerin yücesine erişebilecekleri bir imtihan meydanına döndü. Ama rahmet hediyeleriyle cenneti andıran, bununla birlikte şeytanın telkin ve vesveselerinin de insanın kalb kulağına üflendiği bir imtihan meydanına... Huzurdan kovulan şeytan Rabbine şöyle demişti: "(Kullarının) önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından onların üzerine varacağım. Sen de onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (A'raf: 17)

 

Evet, bu dünya Cennet'in örnekleriyle dolu bir nimet sergisi. Kimi maddî gözler "mal" diye nitelese de bütün nimetler ihtiyaçlarımıza karşılık gönderiliyorlar ve bize gerçek lezzeti, mutluluğu ve ferahı sağlayacak olan ilâhî rahmeti tanıtıyorlar. Bize verilmiş olan ihtiyaçlar bu rahmet hediyelerine yönelmek için birer kamçıdan başka birşey değil aslında. Ve meselâ ağzımızın suyunu akıtan bir meyve, bizi üzerinde görünen sanat nakışlarını tefekküre, ardındaki ilâhî iltifatı düşünmeye davet etmek için var. Rahman'ın ihtiyacımıza karşılık rızk olarak önümüze koyduğu bu meyve, ikinci adımda bize şefkat ve merhametini hissettirmek isteyen Rahîm'i tanıtıyor. Ve bu dünyanın mahiyeti gereği maddî lezzetler anlık yaşansa da, Rahman-ı Rahim'in muhabbet ve merhametinin lezzetini kalblerimizde ve ruhlarımızda sonsuz derecede hissedebiliyoruz. Ve asıl mutluluk, asıl lezzet de bu zaten.

 

Dünyada yaşarken dahi, iman gözüyle şahit olduğumuz ilâhî rahmet sayesinde sonsuz mutluluğu tadabiliyoruz. Ama, tekrar etmek gerekirse, bu mutluluğu bize bizzat o meyvenin, meselâ portakalın kendisi vermiyor. Veremez de zaten. Bu mutluluğun kaynağı, bize kendisini portakalla tanıtan ilâhî rahmet.

 

Tam bu noktada, sağımızdan yaklaşan şeytan bize şu vesveseyi veriyor: eğer portakaldan aldığın lezzeti daimileştirmek istiyorsan bir portakal daha ye. İnsanın maddî midesinin dahi ihtiyacı günde bir portakal iken, ve bu ihtiyaç da gerçekte rahmeti tanımanın bir aracı iken, şeytanın telkinine kapılan insan gerçek lezzeti ve mutluluğu yakalamak için "daha fazla" portakal yemesi gerektiğini düşünüyor.

 

Böylece, insan, gerçek maddî ihtiyaç olan bir portakal yerine gereksiz sayıda portakal yemeye başlıyor. Rahmeti tanımak için araç olan ihtiyaçlar bu defa, şeytanî bir kandırmacayla, çoğalıyor. Zaruri olmayan ihtiyaçlar, zaruri ihtiyaç zannediliyor ve karşılandıkları takdirde lezzetleri daimileştirecekleri düşünülüyor. Fakat, tıpkı Âdem babamızın ve Havva annemizin düştüğü durum gibi, meyvenin bizzat kendisini mutluluğun kaynağı gördüğümüzde ilâhî rahmetin sonsuz lezzetinden mahrum kalıyoruz. "Daha çok, daha çok" derken şükrü unutup şikayete başlıyoruz, şeytanın tuzağı olan israfa giriyoruz. Kısacası, kendimize zulmediyoruz ve cennetten çıkartılmayı hak ediyoruz. Ve bilfiil öyle de oldu. Mutluluğun kaynağını eşyanın bizzat kendisinde gören hatalı nazarımız, adına "ekonomik kriz" denilen bu Rabbanî musibetle şimdi yüzümüze vuruluyor.

 

Şu günlerde, dünya cennetinin kapısından dışarı atıldığımızı çok daha iyi hissediyoruz. Ama, tıpkı Hz. Adem ve Hz. Havva'nın bu günahlarını tevbeyle hayra dönüştürdükleri gibi, biz de bu beşerî hatamızı Rabbimizin rahmet ve şefkatine sığınmak için vesile yapabiliriz. Nasıl mı? Herşeyden önce, şeytanın tuzağına düşmeyerek. Hakiki ve daimi lezzetin eşyada değil, Rabbimizin rahmet ve şefkatinde olduğunu hatırlayarak... Şu sıkıntılı zamanda, hamd edeceğimiz nimetlerin daha fazla olduğunun farkına varıp, şikayetimizi şükre çevirerek... Yediğimiz, giydiğimiz, bindiğimiz... herşeyi birer nimet olarak bilip, onlara Rabbimizin rezzakiyetini ve rahmetini tanımak için talip olarak... Dört bir tarafımızdan şeytanların yönelttiği telkinlere kanmayıp, zaruri olmayan ihtiyaçlarımızı zaruri ihtiyaçmış gibi görmeyerek... Zaruri ihtiyaç listemize eklediğimiz her gereksiz ihtiyacın aslında şeytanın bir tuzağı olduğunun farkına vararak...

 

"Bu zamanda bunsuz yaşanmaz" denilen nice şeyler olmadan da pekala yaşanabileceğini, ama onların karşılığında feda etmemiz istenen haysiyet, namus ve imanımız olmadan ve unutmamız istenen ilâhî rahmet ve muhabbet hissedilmeden asıl yaşanmayacağını bilerek!

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam