ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Dün dündür bugün bugündür

Dün dündür, bugün bugündür.

04.05.2006- Yeni Asya Gazetesi

Siyaset, en kısa tanımıyla, iktidarı ele geçirme ve elde tutma yöntemlerini içerir. Modern siyaset biliminin kurucusu kabul edilen İtalyan düşünür Makyavel, ünlü Hükümdar isimli kitabında, daha ziyade, iktidarın nasıl elde tutulacağının derslerini verir. Özetle, gücü elinde tutmak için yöneticinin her türlü yolu deneyebileceğini söyler. Ama, Hükümdar’ın bugün bile en fazla tartışılan öğütleri yalan ya da riyakârlık diyebileceğimiz esaslara dayanır.

“Halkına dürüst, şefkatli, adil ve dindar görün” der meselâ Makyavel, “ama sakın bu vasıflara gerçekten sahip olmaya kalkma! Çünkü, bir hükümdarın en büyük düşmanları bu vasıflardır.” Bu, iktidarı (ele geçirme ve) elde tutma adına yalan ve riyaya girmekten başka bir şey değildir.

Her şeyin dünyevileştirildiği, dünyevî olanın kutsallaştırıldığı modern zamanlarda siyaset, sistemli ve planlı propagandaya, propaganda ise Makyavel’in öğütleri doğrultusunda yalana dayanır hale gelmiş; bu uğurda en kutsal değerleri bile kendisine âlet edebilecek bir mahiyet kazanmış; ille de belli ilkeleri korumak isteyen bireyleri ve anlayışları öğütmeye aday bir şekle bürünmüştür. Said Nursî’nin geçen yüzyılın başında şeytan ile birlikte siyasetin de şerrinden Allah’a sığınması boşuna değildir.

Bir bireyin herhangi bir kutsal adına değil, kendi namına ve elbette günahlarını da kendisiyle sınırlı kalarak siyasete, yani iktidar mücadelesine, girmesi sonuçta bir tercihtir. Ama kutsal ve dinî bir bayrak altında yürütülecek iktidar mücadelesinin en başta o kutsala ve dinî değerlere zarar vereceği açıktır.

Peki, ilkelerimizi koruma endişesiyle siyasete yani iktidar yarışına girmeyişimiz, yaşadığımız ortamda hiçbir siyasî tercih yapmayacağımız anlamına mı gelir? Hayır. 4. Mesele’deki izahla, en merkezden başlayarak her dairede önem derecesi farklı olsa bile insanın üzerine sorumluluklar ve tercihler düşmesi kaçınılmazdır. Diğer bir deyişle, dışında kaldığımız siyasî sistemle ilgili tek bir oyla dahi olsa tercihte bulunmak da kulluğumuzun dahilindedir.

İşte tam bu noktada, hayatı boyunca şeytan ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınan Said Nursî’nin bir başka ölçüsü çıkar karşımıza: Ehven-i şer. Yani, iki kötüden daha az kötü olanı tercih etmek. Bu, hem hikmetli, hem de şefkatli bir ilkedir. Ayrıca, hem ideali, hem de gerçekçiliği içinde barındırır.

Ehven-i şer ölçüsü, bir yandan, iktidar mücadelesinin içinde olmayacağımızın, pastadan pay kapma veya maddî-manevî bireysel-kurumsal rant sağlama peşinde koşmayacağımızın beyanıdır. “Ben bu kirletilmiş oyunda yokum!” diyerek oyunun aktörlüğünü reddetmektir. Ve aslında oyunun kurallarını kabul etmediğini fiilen söylemektir. Öte yandan ise, fiilî durumun daha büyük şerler üretmesine katkıda bulunmamak için tavır almaktır. Siyaset arenasında aktör ya da dublör olmaya soyunanlar içinde daha büyük zararlar verene engel olma sorumluluğunu yerine getirmektir.

Aynı zamanda, ehven-i şer bize hiçbir siyasî aktörü idealize edilemeyeceğimizi ve onunla gönül ilişkisi kuramayacağımızı ders verir. Tekrar edecek olursak, karşımızda iki kötü vardır ve görevimiz ilkelerimiz adına “daha az kötü”yü tercih etmektir. İyi ile kötüden iyi olanı seçmek veya iki iyiden daha iyiyi tercih etmek değil! Bu ise bizi siyasî aktörlerin şahıslarına değil, siyasî fiilleri ve tavırlarına odaklanma noktasına getirir.

Merhum Adnan Menderes’i “İslâm Kahramanı” diye nitelerken, hiçbirimiz Bediüzzaman’ın onun şahsî hayatında iyi bir Müslüman olup olmadığıyla ilgilenmediğini biliriz. Menderes’i İslâm kahramanı kılan şey, siyasî tavır, karar ve uygulamalarıyla sonuçta İslâm’a hizmet etmiş olmasıdır.

Aynı Bediüzzaman, hayatı boyunca siyaset karşısında ilkeli duruş sahibi olabildiği ve hiçbir siyasî aktörle gönül ilişkisi kurmadığı için—Meşrutiyet yıllarında Jön Türkleri eleştirdiği gibi—Adnan Menderes’e yazdığı mektuplarda onu dolaylı olarak eleştirme ve tavsiyelerde bulunma rahatlığını gösterebilmiştir. Ayrıca, hem dine, hem dindarlara ve bu arada en çok da kendisine zulmeden bir partinin günahlarını, o partiyi destekleyenlerin tamamına genellememiş, çok az sayıdaki ileri gelenleriyle sınırlayarak tarafgirlikten ve şefkatsizlikten uzak durmanın örneğini sergilemiştir.

Seçimlerde oyunuzla daha az kötü olduğu için tercih ettiğiniz siyasî bir aktörü yanlış siyasî tavırlarından ötürü eleştirebilmek, onunla ideolojik ya da gönül bağı kurmadığınızın delilidir. İktidarı herhangi dinî ya da seküler bir ideolojinin vazgeçilmez aracı görmek, kaçınılmaz olarak, kimi aktörleri idealize etmeyi, yanlışlarını doğru görmeyi veya tevil etmeyi, ve bazen gerçeğine gözünü kapayıp hayalî şahsiyetler icat etmeyi sonuç verecektir. Bu ise, ilkelerin değil liderlerin, özgürlüğün değil tâbiyetin, adalet ve şefkatin değil tarafgirlik ve haksızlığın, fiil ve tavırların değil şahısların ön plana çıkıp kuvvet kazanması demektir.

Dünyevî bir kurum olarak devlet ve iktidara hiçbir dinî değerin feda edilemeyeceğini, din adına iktidar mücadelesine girişmenin en çok dini örseleyeceğini öğreten ehven-i şer ilkesini Bediüzzaman takipçileri onun vefatından sonra da izlemeye devam ettiler. Ve zaman bu ilkenin haklılığını gösterdi…

Uzun lafın kısası, bugün, bir zamanlar ehven-i şer olarak kabul edilip desteklenen bir şahsiyet, dün yaptıklarının ve söylediklerinin tam zıddına sözler söylüyorsa, bu, ehven-i şer ilkesinin veya bu ilkeyi izleyenlerin dün yanlış yaptığını mı gösterir? Hayır! Olsa olsa, zikzaklar çizen bu şahsın kısa ikbal ve geleceğini artık siyasî bir düzlemde aramayacağını, iktidara gelmek için seçim yoluyla milletin desteğine ihtiyaç duymadığını, muhtemelen bir “ara rejim” veya “olağanüstü yönetim” kurgusu içinde olduğunu gösterir. Dünkü siyasî sevapları da onundur, bugünkü demokrasi karşıtı günahları da.

O dün izlediği siyasetle genel anlamda doğru yapmıştı ve desteklenmeyi hak etmişti. Bugün ise eleştirilmeyi, en çok da milletin demokratik desteğini hiçe saydığı ve tutarsızlık içine düştüğü için eleştirilmeyi hak ediyor. Ehven-i şer ilkesinin takipçilerinin ise o kişiyi dün daha kötü’ye karşı tercih etmeleri eleştirilemez. Veya onun bugünkü tutarsızlıklarından ötürü sorumlu tutulmaları düşünülemez.

Dün dündür, bugün bugündür!

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam