ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Bizim despotizmimiz

“Bizim” despotizmimiz daha mı iyidir?

09.05.2006- Yeni Asya Gazetesi

"Gayr-ı meşrû tarik, zıdd-ı maksuda gider”

Lemaat’tan

 

Birkaç dakikalığına arkanıza yaslanın ve düşünün. Belki biraz zor olacak, ama gayret edin: Farz edin ki, şu anda Türkiye’deki kimi gerçekliklerin tam tersini yaşıyoruz.

Meselâ, farz edin ki, dindarlar baskı ve töhmet altında değil, tam tersine hâkim durumda. Devletin resmî ideolojisi İslâm. Farz edin ki, İslâmcılık sadece bürokratların, yargı erkinin değil, aynı zamanda silâhlı güçlerin de benimsediği ve savunduğu bir ideoloji. Zinde güçler ve yüksek devlet ricali her fırsatta “İslâm’ın kutsal kurum ve değerlerinin her hal ve şartta korunacağını, İslâm düşmanlarına fırsat verilmeyeceğini” söylüyorlar. Ve farz edin ki otoriter ve yasakçı uygulamalar, laiklik ya da laikçilik adına değil, İslâmcılık adına sergileniyor. Devlet ve kurumları yine kutsallık halesiyle korumaya alınıyor ve eleştiriler aynı kutsallık halesine çarpıp bertaraf ediliyor; ama seküler değil dinî bir ideoloji adına yapılıyor bu.

Sizi bilmem, ama benim tüylerimi diken diken ederdi böyle bir tablo. Zira, teorik olarak, İslâmiyet ne despotik ne de otoriter bir yönetim biçimine izin verir. Hem de, buna benzer tablolar İslâm tarihinde zuhur ettiğinde, iktidarın nimetlerinden yararlanmayı değil İslâmî ilkeleri ders vermeyi tercih eden nice temiz âlim, bizzat din adına bu despotizmlere muhalefet etmişler; bu yolda sadece izzet ve ikballerini değil, canlarını da feda etmişlerdi. Tek bir örnek vermek gerekirse, Halife Mansur, İmam-ı Azam’ı zulmüne âlet etmek istemiş, İmam ise buna şiddetle karşı çıkmıştı. Halife Mansur ne mi istiyordu? İmam-ı Azam’ın onun baş kadısı olmasını. Kurduğu zulüm düzenine, İmam’ı kadı yaparak meşrûluk kazandırmak istiyordu. Ebu Hanife’nin cevabı çok netti: “Boynumu vurdurma pahasına senin teklifini kabul etmem!” Halife Mansur, son çare olarak İmam’ı hapse attırdı, hapiste de işkence yaptırdı. İmam’ı dövdüler, aç susuz bıraktılar, her geçen gün işkencenin dozunu arttırdılar. Ve nihayet yapılan zulümlere bedeni dayanamayan İmam-ı Azam şehit oldu.

Yersiz gibi görünse de, bu kurguyu yapmak zorundayız. Tâ ki, despotizme, baskıya, hürriyetlerin kısıtlanmasına, tahakküme ve keyfiliğe niçin karşı çıktığımız netleşebilsin. Tâ ki, bu haller bizim başımıza geldiği için değil, kimin başına gelirse gelsin, en kutsal amaçlar için dahi yapılsalar, karşı çıktığımız anlaşılsın. Tâ ki, asabiyetlerin değil ilkelerin peşinde olduğumuz billurlaşsın. Despotik yöntemlerin “başkası” yaptığı için kötü, biz yaptığımızda meşrû ve izah edilebilir bir şey olduğu yanlışına düşmeyelim. Ve tâ ki, gün olup devran dönüp, güç bizim ya da yakınımızdakilerin eline geçtiğinde, bugün karşı çıktığımız hataları başka isimler altında işlemeyebilelim. Zulme ve haksızlığa payanda ya da destek olmayabilelim…

Ayrıca, bugün kendisini sol ya da sosyalist diye tanımlayan aydınların birçoğunun düştüğü “Bize karşı yapılan darbeler kötü, bizi destekleyen darbeler iyidir” çelişkisine düşmeyelim. Meselâ, zamanında Pakistan’da darbeyle işbaşına gelmiş merhum Ziyaül Hak’ın dindar kişiliğine ve yönetimine bakıp onu bağrımıza basma yanlışını bir daha işlemeyelim.

Dini koruyacağı düşünülen bir kurum olarak devleti önceleyen saltanat yaklaşımı ile dinin adaletli ilkelerini saltanatın menfaatlerine feda etmemeyi hedefleyen hilâfet yaklaşımı Hz. Ali ve Muaviye zamanından beri İslâm dünyasında mücadelesini sürdürüyor. Saltanatı/devleti dinî ilkelerin önüne koyan zihniyetin ne derin yaralar açtığını bugün daha iyi görebiliyoruz. Dinin hikmetli ve adaletli ilkelerinin herhangi dünyevî bir gayeye feda edilmesinden en çok dinin zarar gördüğünü biliyoruz.

Öyleyse, herkesin, ama en çok dindarların tutarlı olmaya ihtiyacı var. Seküler bir kurum olarak devleti/iktidarı/makamı amaçladığımız, onun selâmetini hedeflediğimiz veya ona yaslanmaya başladığımız anda, ilkelerimizi feda etmeye meyledeceğimizi; ve böylelikle aslında kendimiz olmaktan çıkacağımızı, maksadımızın tam tersiyle tokat yiyeceğimizi fark etmemiz gerekiyor.

Peki, durup dururken bu hatırlatmalar niye mi?

Birinci neden: Osmanlı’nın hakkıyla son padişahı, şahsı itibariyle velâyet bile atfedilebilecek İkinci Abdülhamid’in—ardından gelecek olanlara nisbeten—zayıf da olsa uyguladığı sisteme, son haftalardaki kimi tartışmalar sırasında, kimi dindarların “istibdat” diyememelerini dikkatle düşünmek gerekiyor. Bu tavır bir mahcubiyeti mi barındırıyor, yoksa zihinlerin ardında otoriter yönetimi onaylayan ve hatta dini böyle bir otoriter ya da despotik yönetime elverişli görme ihtimali mi var? Sormak ve sorgulamak gerekiyor.

İkinci neden: Kendisi ve siyasî misyonu daha önce iki defa darbeyle hükümetten alaşağı edilmiş bir siyaset/devlet adamı, son çıkışlarıyla, en son yapılan postmodern darbede nasıl bir tavır aldığını bir kez daha hatırlattı bize. Darbenin muhatabı kendisi olmadığı ve kaybedecek birşeyi olmadığını sandığı için, bu siyaset adamı onyılların eylem ve söylemini boşa çıkaran antidemokratik ve devletçi bir tavra nasıl da girivermişti! Yapıp ettikleri ve söyledikleriyle nasıl da “Darbe bana karşı yapıldığında kötüdür, bana dokunmayan darbe bin yaşasın!” mesajı vermişti. Tutarsızlığın ve geçen Perşembe değindiğim Makyavelizmin uç örneklerini sergilediği için bu tavrı yerden göğe kadar eleştirebiliriz. Ama bir de Sevgili Mustafa Özcan’ın “Başörtülüler Şam’da” yazısındaki tavsiyesini tutup aynada kendimize bakmamız lâzım. Lütfen kendimizi unutmayalım!

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam