ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Felsefenin Nübüvvetle Barışması

Bir ateistin oluşumu ve parçalanışı.

21.1.2006- Yeni Asya Gazetesi  

 Bu, halen George Washington üniversitesinde öğretim üyeliği yapan Patrick Glynn’in Kanıt isimli kitabının girişine koyduğu başlık. Gelenek Yayınları tarafından yayınlanan Kanıt, “felsefî bir ateist ya da agnostik olarak geçirdiği birçok seneden sonra, gerçekten bir Tanrı’nın, ruhun ve ölümden sonra bir yaşamın olduğunu” fark eden bir insanın, bizzat tecrübe ettiği ve daha sonra kurtulduğu bir felsefeye ve hayat tarzına ilişkin çarpıcı tesbitleri yargıları içeriyor. Glynn’in hidayete erdiği sıradaki ruh haline ilişkin “Ne kadar hatalı, bencil ve gururlu, açıkçası günahkâr olduğumu fark etmiştim” sözleri, aynı zamanda inançsızlık ile kibir arasındaki ilişkiyi güzel ifade ediyor.

Mâlûm, materyalizm veya ateizm, aklı kendisine biricik araç ve amaç görür; hakikate ulaşmada ve bireysel/toplumsal hayatta değerler manzumesi oluşturulmasında her türlü dinî-semavî ilkeyi göz ardı edip aklı yegâne belirleyici faktör kabul eder. Bu anlamda, Batı felsefesi semavî hikmete karşı akıl yürütmenin tarihidir. Glynn’in ifadesiyle “Batı felsefesi, antikten modern zamanlara kadar tüm geleneğinin öz itibariyle dini dünya görüşünün—ya da Tanrı fikrinin—inkârı”dır.

Glynn, Kanıt’ta doğa bilimleri, psikoloji ve tıp gibi bilim dallarında materyalist felsefî bakış açısının nasıl geliştiğini ve bu bilim dallarına hakim olduğunu; ateist/materyalist bilim felsefesinin kendi içindeki çelişkilerini; akıl ve ruh başlığı altında dindışı felsefenin insanı nasıl anlamsız, tesadüfî bir hayatla yüz yüze getirdiğini anlatıyor. Kitapta, genelde bilimsel bir yöntem takip edilmeye ve materyalist bilim yorumuna karşı doğrudan dinî bir argüman kullanılmamaya çalışılıyor. Bu yöntemin zaafı, ölümsüzlük veya ölüm sonrası hayatın, ölüm benzeri tecrübeler yaşayan insanların anlattıklarıyla ispat edilmeye çalışılmasında veya maddenin ezelî olmadığını ve dolayısıyla bir Yaratıcısının olduğu hakikatinin Big Bang teorisine yaslanarak izah edilmesinde iyice hissediliyor. Bununla birlikte, Glynn’in sekülerizm, aydınlanma, ahlâk, milliyetçilik gibi konularda ifade ettiği noktalar, materyalizmin beşiği ve kalesi Batı’da içten içe bir şeylerin değişmekte olduğunu haber veriyor.

Glynn’in “post-seküler dönem” diye isimlendirdiği 21. yüzyılın başlarında insan “Tanrı ve ruhu yeniden sorgulamakla uğraşıyor. Gerçekliğin metafizik boyutuna dair yığınla delile sahip oluyoruz. Yeni deliller bilimin, nihaî gerçekliği anlamada kendisini bir araç olarak ne denli sınırlı olduğunun giderek büyüyen kabullenişini beraberinde getiriyor.” Bugüne kadar, seküler düşünce sahipleri nedenselliğe sıkı sıkıya bağlıydılar ve bilimsel dünya görüşünün dine dayalı dünya görüşünün yerini alacağı düşüncesini benimsemişlerdi. Modern düşünürlerin öngördüğü—Max Weber’in sık sık sözünü ettiği—tılsımını kaybetmiş, yani Tanrı kavramının insan zihninden silindiği, bir dünya idi. Glynn’in ifadesiyle, “Bizim yüzyılımızın [20.yy.] tecrübe ettiği şey ise nedenlerin büyüsünü kaybetmesi ve Aydınlanma Çağı laiklerinin ve akılcılarının sadakatinin yıkılmasıdır. Belki de tümüyle tesadüf olmayan bir şekilde Tanrı kavramı entelektüel Batı düşüncesinde tam da ‘nedensellik’ zirvedeyken ve yolun sonuna gelmişken yeniden canlanmaya başlıyor.”

Glynn, yeni dönemi “yeni bir doğumun eşiği” olarak tanımlıyor. Ama postmodernizm tuzağına da düşmüyor: “Modern felsefenin akla dayalı anlamlı ve belâgatlı bir alternatifi, Tanrı fikrinin yerine koyabilmek için yüzyıllarca yıllık çabadan sonra üretebildiği en iyi şey vahyin ahlâkî bakış açısının çok daha sığ, karmaşık ve tutarsız bir versiyonudur… Fakat postmodern düşünür vahyin görüşlerini ödünç alıp, onun potansiyel çekiciliğinden yararlanıp karşılaştırmalar yaparak garip bir şekilde ‘hiçbir ahlâkî değer yoktur’ modern keşfinin temellerine dayanıp, bu ahlâkî vizyona ulaştığını iddia ederek bildiklerimizi bize hediye eder. Postmodernizm, bizlere vahyin zayıflatılmış ve tahrip edilmiş bir versiyonunu sunar.” Richard Rorty’nin Postmodernism isimli kitabından yaptığı alıntılarla, postmodernizmin bizzat insanın kendisine nasıl düşman olduğunu gösteriyor Glynn ve şu ilginç tesbiti yapıyor: “Tanrı’ya ve değerlere saldırdıktan sonra (akıl) şimdi kendi sahibine diş gösteriyor… İlâhî rehberlikten yoksun akıl aslında insana özgürlük vaad etmişti, fakat onun ahlâkî boyutta varabildiği en son nokta postmodernizmdir ve postmodern düşüncenin ruhunda… hiçbir şey yoktur.”

Kanıt’ın son sayfalarında, insaniyet için bir kurtuluş reçetesi olarak Risâle-i Nur’dan öğrendiğimiz felsefenin nübüvvetle barışması ve dahası ona tâbi olmasına benzer bir formül var. Glynn, önce “Akıl bir değerler kaynağı değildir, o kendi başına iyi ve doğru olan için güvenilir bir kaynak olamaz” tesbitini yapıyor. “Tarih gösteriyor ki, akıl kuralcı, acımasız ve önyargıcı zihniyetten bağımsız değildir.” Sonra da, semaya ve vahye muhatap “ruhun bilgisi aklın bilgisinden daha önceliklidir” diyor ve devam ediyor: “Aklın ruhu takip ettiği her yerde sonuç iyidir. Ve nerede o ruhu reddetse veya yollarını ayırmaya kalksa sonuç ister siyasî alanda olsun ister toplumsal ya da bireysel alanda, bir felâkettir. Akıl ilâhî ruhun zaten daha önceden bildiği şeyleri yavaş avaş ve parça parça keşfedip tekrar bina etmeye çalışır. Aydınlanma Çağ sonrasında kökleri insana daha önceden kutsal kitapta bir bütün olarak verilmiş herhangi bir bilgiye dayanmayan sosal veya ahlâkî olarak teveccüh edilebilecek hiçbir şey yoktur. Modern insanın tecrübelerle keşfettiği ve henüz tam olarak öğrenemediği her ne varsa vahiy hepsini bildirmiştir.”

Ve Kanıt’ın son satırları: “Ahlâkî yasalar insan için bir sır değildir. Tanrı bizim idrakimizin ötesindedir, fakat onun emirleri idrakimiz dahilindedir. Bu emirler büyük dinlerin arasında çok farklılık göstermez…Eğer 20. yüzyıldan öğrenilecek bir şey varsa o da iyiliğin ve Tanrı’yla ilişki kurmanın, hem hikmetin başlangıcı hem de yegâne çıkar yol olduğu gerçeğidir.”

 

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam