ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Ayırmayan ölümler yaşamak

Ayırmayan ölümler yaşayabilmek

21.05.2006- Yeni Asya Gazetesi

O gece gördüğü rüyayı düşünmemeye çalıştı genç üniversite öğrencisi. Uyanık halinde de uykuda da onu kudret elinde tutan Birisi vardı ve O hem gündüz, hem gece kimi işaretler gönderiyordu kendisine. Okunası, ibret alınası işaretler…

Ankaralıydı, ama İstanbul’daki bir üniversitede okuyordu. Anne-babası Ankara’da oturuyordu. Babası birkaç gündür İstanbul’daydı, aylardır uzak kaldığı oğluyla doyasıya hasret gidermeye çalışıyordu.

Annesi Ankara’daydı, çalışıyordu. Genç rüya gördüğü gecenin sabahında annesine telefon açtı: “İstanbul’a gelir misin anne?” diye sordu. “Lütfen, niye diye sorma, ama mümkün olduğunca çabuk gel buraya.”

Anne ve oğul arasında, başka anne-oğula nasip olmayacak türden duygusal bir bağ vardı. Anne “Niye?” diye üstelemedi. İşyerinden izin aldı, gece otobüse bindi ve sabah İstanbul’a geldi.

Genç, annesi ve babası o gün saatlerce birlikte zaman geçirdiler. Nicedir özlem duydukları, ama şartların elvermediği bir aile sıcaklığını yaşadılar. Konuştular, sohbet ettiler, dertleştiler. Genç, gecenin ilerleyen bir vaktinde uykusu geldiği için odasına gitti. Ama karı-koca sohbete devam ettiler. Neredeyse sabaha kadar sürdü bu dertleşme. Küçük küçük sorunları paylaşırken, aslında büyük duyguları paylaştıklarını belki fark ettiler, belki fark etmediler. Ama kesin olan bir şey vardı: birbirlerine sevgilerini ve bağlılıklarını tazelemişlerdi.

Ertesi sabah genç anne-babasının kaldığı otele geldi. İkisi de mutlu görünüyorlardı. Baba, anne ve oğulu alış veriş için dışarı çıkmaya ve gezmeye ikna etti. Eh, ne de olsa gurbette okuyan bir öğrenciydi oğulları. İhtiyaçları vardı. Bir-iki saat süren alış verişten dönen anne ve oğul otel odasında adamın ruhunun terk ettiği, henüz soğumamış bedenini buldular.

Elbette ki büyük bir şok ve üzüntü oldu ilk yaşadıkları. Yıllar yıllar sonrası için planlar yaparken, daha büyük bir plan her şeyi alt-üst etmişti. Alt-üst olmuşlardı.

Ama toparlanmaları fazla sürmedi. Çünkü, her ikisi de bazı hakikatların farkındaydılar.

Birincisi, hayat yolda yürürken buldukları değersiz bir eşya değildi, onların değildi. Bir yüce emanetti. Verilmiş ve zamanı gelince alınacak olan bir emanet. Ve şimdi en sevdikleri insanın hayatı, ruhu o emaneti veren tarafından alınmıştı. Hem de dikkatle, özenle muhafaza edilmek için alınmıştı.

Sonra, Hayatı veren şefkatli ve merhametliydi. Önce, genç sayılabilecek bir yaşta bu dünyadan aldığı babanın yüreğinde evlât hasretini iyice hissettirip onu İstanbul’a getirmiş, sonra gence rüyasıyla işaretler gönderip anneyi de İstanbul’a getirtmişti. Ve aile bu dünya hayatında son kez bir araya gelmişti. Bu da bir işaret değil miydi? Sonsuz bir cennet hayatında tekrar bir araya gelebileceklerinin, hiç ayrılmamacasına kavuşabileceklerinin işareti değil miydi?

Diğer taraftan, çok yaşlı sayılmasa bile bu dünya hayatında birçok sıkıntılar ve üzüntüler yaşamıştı babaları. Onlardan kurtulmuştu artık. İmanıyla ve güzel ahlâkıyla sonsuz hayatta dinlenmeye ve ödüllendirilmeye adaydı. Ardında kalanlar için ayrı bir teselliydi bu da…

Evet, ölüm ilk bakışta soğuk görünüyor insana. Uzaklaştıran, ayıran soğuk bir yüzü var ölümün. Ama, ilk bakışta böyle. Ama ölümün hayat kadar belki ondan daha güzel bir yüzü var.

Bu sınırlı sonlu dünya hayatı bitmeden sonsuz ve sınırsız ahiret hayatı başlayamıyor.

Ayrılık eleminin hiç tadılmayacağı, hiç ayrılmadan kavuşmanın yaşanabileceği bir hayat ise ancak ölümden sonra tadılabiliyor…

Evet, hayat karşısında olduğu kadar ölüm karşısında da hepimiz eşitiz. Hiç kimsenin ölümü ne erken ne de geç. Kimse ne ölmeyecek kadar genç, ne de ölmeyi hak edecek kadar yaşlı. Hayatı ve ölümü anlamlı kılan, yaşanılan yılların sayısı değil, içindeki derin anlamlar. Tıpkı, güzel bir kitabı güzel kılan şeyin sayfa sayısı olmadığı gibi, hayat da uzadıkça güzelleşmiyor. Uzun ya da kısa bir ömrün sonunda, beklendik ya da beklenmedik biçimde ölüm hayat kitabımıza son noktayı koyduğunda aynı soru hepimizi bekliyor:

Gerçekten yaşayabildik mi? Ölüm bizim için sadece bir başlangıç olabiliyor mu?

Hayat bahane, aslolan ölümle ölmeyen bir hayat yaşayabilmek…

 

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam