ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Avrupayı yeniden düşünmek - 1

Avrupa’yı yeniden düşünmek (1)

06.06.2006- Yeni Asya Gazetesi

Oswald Spengler, Avrupa’nın maddî medeniyetiyle dünyaya hükmettiği ve zirvede olduğu kabul edildiği bir sırada, Birinci Dünya Savaşının sonlarında, yayınladığı kitabında Batının son demlerini yaşamakta olduğunu ilân ediyordu: Batının Çöküşü. Spengler, İkinci Dünya Savaşının henüz adım seslerinin duyulduğu 1936’da öldü. Acaba, ikinci ve daha büyük savaşın ardından başka bir kitap yayınlayacak olsa, Avrupa medeniyetinin ölümünü şu başlıkla ilân eder miydi: Batının (Avrupa’nın) Ölümü!

İki Dünya Savaşı, Avrupa için iki önemli dönüm noktasıydı. Birincisi, çöküşü, ikincisi can çekişmeyi simgeliyordu. Gerçekten de, bilindik şekliyle Avrupa 1945 yılında yok oldu. Avrupa’yı Düşünmek isimli kitabın yazarı Edgar Morin’in ifadesiyle “Dünya çapında iki süper güç durumuna gelen galipleri ve kurtarıcıları tarafından kurtarılan ya da yenilgiye uğratılan uluslarının yıkıntıları altında kalan Avrupa 1945’de öldü.”

O güne kadar, tüm insanlığa ışık tutacağı, onlara yeni bir ufuk açacağı, dünya cennetine götüren yolu açtığı iddiasındaki Avrupa, tüm dünyayı karanlığa, kısırlığa ve savaş cehennemine sürüklemiş bir halde öldü. Şerli-hayırlı ideolojileri, kurumları ve uygulamalarıyla, türlü türlü zıtlıklar ve çelişkiler içinde can verdi.

 

Eski Avrupa’nın sıkıntıları

Avrupa sekülerizmi, yani dünyeviliği şiar edinirken bizzat dünya hayatına düşman olmuştu. Ahiret ve dini dünyadan ayırıp dünyaya talip olduğunu iddia ederken, hem kendi, hem de bütün dünyanın dünyevî huzurunu ve mutluluğunu kaçırmıştı. On milyonlarca cana ve yüzmilyonlarca insanın dünyevî huzuruna kastetmişti.

Rasyonalizmle aklın hükümranlığını ve biricik otorite oluşunu ilân ederken, bu akılsız akılcılıkla çılgınlığa ve deliliğe sürüklenen ve ancak on milyonlarca insanın kanını akıttıktan sonra “aklı başına gelen” de aynı Avrupa’ydı. İlhamını göklerden değil yerden alacağı iddiasındaki Avrupa’nın ulusdevletleri, yeryüzünü paylaşırken öyle kanlı bir kavgaya tutuştular ki, aklın iflasından başka bir şey değildi bu. Diğer taraftan, salt aklın hakikatı ne keşfedebildiği, ne de kuşatabildiği anlaşıldı. Kendinde boğulan akılsız akılcılık, insana varoluş karşısında endişeler, korkular ve acziyetler getirdi. Milyonlarca kilometre ötedeki bir göktaşı karşısında bile ölüm korkusu yaşatan, ölüme çare bulamayan bir akılcılıktı sözkonusu olan…

İnsanın insana yapabileceği en büyük gaddarlıkları da hümanizm bayrağını taşıyan insansever Avrupa sergiledi. Avrupa hümanizminin vicdansız bir vicdan gösterisinden başka bir şey olmadığı çıktı ortaya. “Ben”den ve “biz”den gayrisi acınmaya ve şefkate değil, şiddete lâyıktı. Savaşlarda sivil, kadın, çocuk, yaşlı, masum dinlemeden attığı bombalarla insana duyduğu nefreti kustu Avrupa.

Eşitlik, adalet ve hürriyet gibi değerleri sadece kendisi için istedi; dünyanın diğer toplumları onun için—insan olup olmadıkları bile tartışmalı—koca bir ötekiydi. Aşağı, hükmedilesi ve zenginlikleri talan edilesi bir öteki. Kâh misyoner, kâh sömürgeci şapkası altında dünyanın geri kalanına karşı kendisine “medenileştirici görev” biçen de, faşizm ve bilimsel sosyalizm ya da komünizm adında aynı sosyal evrimci ve ilerlemeci mantığa yaslanan iki zıt kardeşi, dünyanın başına saran da yine oydu…

 

 

Yeni bir Avrupa mı doğuyor?

Avrupa, 1945’den sonra yeryüzünün merkezinde değil, kenarında; hükmeden değil, hükmedilen bir kıt’acık olarak ve görünür hatalarından tevbe ederek yeniden doğmaya çalıştı. Daha önce, sömürü ve sömürgecilik, paylaşım, işgal ve savaş üzerine kuruluyken, artık “barış”a yönelmiş görünüyordu.

Kendi içinde önce Kömür-Çelik Birliğiyle, daha sonra Ortak Pazar’la düşmanlıklara son vermeye, barışı daimî kılmaya çalıştı. Sömürgelerindeki bağımsızlık hareketlerine gönüllü-gönülsüz boyun eğdi. İstisnalar dışında, askerî yolla kıt'a ötesi müdahalelere ve savaşlara girmedi.

(Şimdilerde dünyayı idare iddiasını, Batı’nın diğer bir yüzünü taşıyan, ve eski Avrupa’nın ruhunun tenasuh ettiği başka bir ülke taşıyor. Bu ülke, Seyyid Hüseyin Nasr’ın benzetmesiyle, başı kesilmiş bir horoz gibi insicamsızca ve mantıksızca hareket ederek, eski Avrupa’nın kaderini paylaşmaya doğru gidiyor.)

Diğer taraftan, 19. yüzyılın vahşi kapitalizmine karşılık, yeni Avrupa, yine kapitalizm üzere kalsa da, başta Kuzey Avrupa’nın sosyal adaletçi ülkeleri olmak üzere, toplumsal adaletin korunmasına yönelik çabalara sahne oldu. Geçmişe oranla, birey, bireyin hak ve özgürlükleri daha fazla öne çıktı. Sosyal ve siyasal alanda ahengi sağlamaya gayret etti.

Milliyetçilik ideolojisinin beşiği Avrupa, dünyayı kana bulayan ulusal egoların rağmına, girdiği ulusötesi yapılanmayı geliştirerek devam ettiriyor. Bu coğrafyadaki irili-ufaklı ülkeler birer-ikişer bu yapılanmanın içine girmeye çalışıyor.

Halihazırda, Avrupa’nın sayısız sorunu var: siyasî olarak üye devletler arasında ahengi tutturamayışı, ulusdevlet kimliğinin gerçek anlamda aşılamayışı, ekonomik sorunlar vs. Ama bütün bunlardan daha derin, daha esaslı bir soru(n) Avrupa’nın kapısının önünde bekliyor: İslâm

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam