ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Akıllı tasarım

Akıllı tasarım

14.03.2006- Yeni Asya Gazetesi

Gökyüzü neden mavidir? Çoğumuzun çocukken aklımıza gelen veya çocuklarımızdan duyduğumuz bir sorudur bu. Nobel Fizik Ödülü sahibi Eric Cornell, birkaç hafta önce, Pensilvanya’daki Akılı Tasarım tartışmaları sırasında Time dergisine yazdığı bir makalede bu sorunun iki şekilde cevaplanabileceğini söylüyor: 1. Gökyüzünün mavi olmasının nedeni Rayleigh dağılımındaki dalgaboylarıdır. 2. Gökyüzü mavidir, çünkü Allah öyle olmasını istemiştir.

 Cevapları bu şekilde koyduktan sonra, Cornell şöyle bir çıkarıma ulaşıyor: “Gökyüzünün Allah öyle istediği için mavi olduğu fikri, bilim adamlarının Rayleigh dağılımını anlamadan önce mevcuttu. Bugün de mevcut, ama bilimsel bilgideki ilerlemeler dinî açıklamaları tamamlamış, onların yerini almamıştır. Yani, isterseniz Rayleigh dağılımını Allah’ın gökyüzüne mavi rengini verirken kullandığı bir yol olarak görebilirsiniz.”

Cornell, daha sonra sözü Akıllı Tasarım tartışmalarına getirip, bu teorinin bilimsel değil dinî bir izah olduğunu ileri sürüyor ve “Akıllı tasarım teoloji için heyecan verisi olsa da, bilim için sıkıcı bir fikirdir” diyor. “Bilim Allah’ın zihnini [planını] bilmeyi değil, tabiatı ve nesnelerin nedenlerini anlamayı hedefler.” O halde “Akıllı Tasarım’ı bilim/fen derslerinden çıkarmalı, belki onu din derslerine dahil etmeliyiz!”

Yaklaşık 150 yıldır hakim bilim tanımı şöyle yapılıyor: “Doğal olayları doğal nedenlerle izah etme faaliyeti.” Meselâ, C. de Duve Vital Dust: Life as a Cosmic Imperative isimli kitabının daha başında bu kurala itaat ettiğini ikrar ediyor: “Bu kitap boyunca, yaşamın doğal bir süreç olduğunu, onun kökeni, evrimi ve insan türü de dahil tezahürlerinin cansız süreçlerde olduğu gibi aynı yasalar tarafından yönetildiğini öngören egemen kurala uymaya çalıştım.”

Peki, bu egemen kuralın dışına çıkmaya, doğal olayları (doğal olmasa da) akla yatkın şekilde izah etmeye çalışırsanız ne olur?

Son yıllarda önce Amerika’da sonra da Türkiye de dahil diğer ülkelerde tartışmalara yol açan Akıllı Tasarım’ın uğradığı akıbete uğrarsınız. Yani, Cornell’in uyardığı gibi bilimdışı ilân edilirsiniz ve fen derslerinden kovulup din derslerine buyur edilirsiniz. Çünkü, yaptığınız bilim değil teolojidir!

Akıllı Tasarım, aslında dindar bazı bilim adamlarının girişimleriyle ortaya atılmış ve giderek hararetli tartışmaların konusu olan bir teori. Yakın zaman öncesine kadar, hayatın kökeni konusunda Batı’da (ve maalesef bizde) iki ana yaklaşım vardı. Darwin’in izinden giden ve hayatı doğal, tesadüfî süreçlerle izah eden Evrim Teorisi ve özellikle Tevrat’taki Tekvin âyetlerine dayanan Yaratılışçılık. Yaratılışçı yaklaşımın en baştan dinî bir kabulden yola çıktığı için bilim çevrelerinde kabul görmediğini fark eden Micheal Behe, Stephen Meyer ve W. Dembski gibi bilim adamları doğrudan bilimsel yöntemleri esas alan Akıllı Tasarım teorisini ortaya attılar.

Bu teori, özetle, canlıların özellikle moleküler düzeyde Darwin’in zamanında henüz keşfedilmemiş derecede “indirgenemez bir karmaşıklık” arzettiğini; materyalist bilim yorumunun çok basit bir tabiat resmi çizdiğini, oysa canlı varlıkların bu basit şemaya uyamayacak kadar büyük bir karmaşık yapıda bulunduğunu; tek bir parçasının çıkarılmasıyla bütün sistemin işlemez hale gelmesinin o sistemi indirgenemez bir kompleksliğe büründürdüğünü; bunun ise akıllı (intelligent) bir tasarımı zorunlu kıldığını söylüyor.

Gelgelelim, Akıllı Tasarım teorisi içeriği tartışılmadan, sırf evren dışında herşeyi tasarlamış ve yapmış bir Yaratıcı ihtimalini barındırdığı için bilimdışı ve dinî ilân ediliyor ve kelimenin tam anlamıyla “bilimsel aforoz”a tâbi tutuluyor.

ABD’de mahkemeler (Pensilvanya) kâh aleyhine kararlar veriyor ve bu teorinin Evrim Teorisiyle birlikte okutulmasını yasaklayabiliyor. Kâh Akıllı Tasarım’ın okullarda okutulabilmesine izin veriyor. Kansas’taki mahkemenin kararında egemen bilimsel paradigmaların dışına çıkan bir de tanım yapılıyor.

Yukarıda alıntıladığım tanımı hatırlayacak olursak, “bilim doğal olayları doğal süreçlerle izah” eder şekilde kabul edilirken, Kansas’taki mahkeme bilimi “doğal olayları akla yatkın (makul) biçimde izah” etme faaliyeti olarak tanımlıyor. Yani tabiatçılığı bilimin olmazsa olmaz şartı olarak görmüyor.

Uzun süredir varlığa ilişkin (bilimsel) faaliyetler tabiatçılığın, materyalizmin ve tesadüfiliğin kıskacındaydı. Ama görülen o ki, bu durum yavaş da olsa değişmeye yüz tutuyor.

Bununla birlikte, Cornell’in yazının başındaki ifadelerini değerlendirmek gerekiyor. Yani, bir Yaratıcı’ya inanan insan nesneleri ve varlıkları merak etmez mi? Veya inanan insan gerçekten herşeye kolaycı şekilde “Allah öyle istemiş ve yapmış!” açıklamasını mı getirir? Nesneleri ve olayları bilmenin motoru olan merak duygusunu köreltir mi?

Aslında ortaçağ Hıristiyan Avrupası için geçerli olabilecek böyle bir yargı, kâinata Kur’an’ın nuruyla bakan bir insan geçerli olamaz. Çünkü, Kur’an haddizatında kâinatın bir tercümesi ve tefsiri bir bakıma. Onlarca âyette insanları bakmaya, düşünmeye, tefekkür etmeye ve ibret almaya teşvik eder Kur’an’ın ve kâinatın Yazarı.

Bununla birlikte, kimi inanan insanlar birbirinden ayırtedilmesi mümkün olmayan din ile bilimi, Kur’an ile kâinatı, seküler bilim yorumlarına benzer şekilde, uzak şeyler zannedebiliyor. Veya, insan olmanın ve dolayısıyla varlıkları hakkıyla okuyabilmenin olmazsa olmaz şartı olan merak duygusunu köreltebiliyorlar. Kâinattan kopuk bir Yaratıcı anlayışı kimi zaman kimi dünyalarda hakim olabiliyor. Ama bu bizatihî ne insanın, ne İslâm ve Kur’an’ın ne de nesnelerin mahiyetinden kaynaklanan bir şey değil.

Yani, bir Yaratıcı’ya inandıktan sonra “bu iş bitmiştir!” gibi bir hüküm O’nu  tanımanın bir son durak değil, olsa olsa bir yolculuk ve son nefese kadar süren bir süreç olduğu gerçeğini gözden kaçırmaktır.

O halde soru şu: merakımızı soldurmadan, belki daha da canlandırarak O’nu tanımak nasıl mümkün olabilir? Üzerinde düşünmeye değer bir konu.

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam