ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Ahlak-ı Mahza

Ahlâk-ı mahza

28.03.2006- Yeni Asya Gazetesi

Yakıcı bir soru: Doksandokuz masum insanın ve azılı bir teröristin bulunduğu bir gemiyi, yetkiniz olsa, sahilinize ulaşmadan batırma emrini verir miydiniz? Büyük çoğunluğumuz sayıca çok fazla olan masumların hatırına, geminin batırılmasını istemezdik. Olsa olsa, “önleyici eylem” veya “güvenlik” saplantısıyla hareket eden bir zihin, son kertede herhalde teröristin “daha büyük” zararlar vermesini engellemek için imha emrini verirdi.

Daha yakıcı bir soru: Gemide doksandokuz azılı terörist, tek bir masum insan olsaydı? Bu durumda, imha emrini vermek daha kolay görünürdü. 99’a karşı 1! Tek bir masumun hayatına karşı, terörü önlemek gibi büyük bir hayır!

Ama hayır! Bir tane de olsa masumun hakkını korumayı esas alan adalet-i mahza ya da tam/gerçek adalet ilkesi böyle bir emir vermemizi yasaklıyor. Sistemin, devleti, kurumun, toplumun, cemaatin selâmetini önceleyen; en son düşünülmesi gerekeni ilk adımda düşünüp adaletten taviz veren yaklaşımın izafî adalet perdesi altında zulümlere yol açacağını ders veriyor.

Hz. Ali’den miras kalan adalet-i mahza ilkesi esasen, bakışımızı nicelikten niteliğe, sayıdan hakikate çeviriyor. Aslolanın sayı değil hakikat olduğunu, keyfiyet açısından bir zulüm ile yüz zulüm arasında fark olmadığını öğretiyor. “Bir câna kıyan, bütün cânlara kıymış gibidir” ilâhî ilkesini esas alan adalet-i mahza, Ehadiyet sırrıyla tek birşeyde saklı ya da görünen hakikatlerin aslında her şeyde saklı veya görünenle aynı olduğunu bildiriyor. Tek birşeyin var edilebilmesi için gerekli kudret, ilim ve sanat ile her şeyin var edilebilmesi için gerekli sıfatların eşit olduğunu bu ilke ile anlıyor ve yaşayabiliyoruz.

O açıdan, adalet-i mahza, siyasetin dünyayı esas alan şer ve zulüm üreten bakışına karşı, melekûtun şeffaf ve yüksek hakikatlerine yaslanır. Bakışımızı sayıların, niceliklerin oynaştığı mülk âleminden, büyük ile küçük’ün, çok ile az’ın eşitlendiği melekût âlemine çevirir.

İşte, siyaset alanında adalet şeklinde tezahür eden bu melekûtî ilke, toplumsal ilişkilerde ahlâk şeklinde görünür. Gemi örneğini toplumsal ya da ekonomik ilişkilerimize ışık tutması için şöylece kurgulayabiliriz:

Yüz işçiyi çalıştırdığınız şirketinizin büyümesi için gerekli sermayeyi birkaç işçinizin hak ettiği zammı yapmayarak sağlayabileceğinizi görüyorsunuz. Ne yapardınız? Peki, büyümek için gerekli sermaye, bütün işçilerinizin ücretine hak ettikleri ve ihtiyaç duydukları zammı yapmayarak sağlanabilecekse? Onlara piyasa şartlarını bahane ederek “razı ol ya da terket!” mi derdiniz, yoksa adaletli ve ahlâklı bir tavır göstererek, kendi büyümenizden mi fedakârlık ederdiniz?

Bugün, dindarların sahip olduğu veya üzerinde hasbelkader dindar sıfatı bulunan bir çok işletmede, bu soru maalesef fiilen “ahlâksızca da olsa büyümek” şeklinde cevaplanıyor. Tek bir işçinin alınterini bile şirket ve kurumun mevhum menfaatine önceleyen ahlâk-ı mahza tutumu rağbet görmüyor.

Dindarlar belki büyük ve kâr eden şirketlere, kurumlara sahip oluyorlar; ama hakka, adalete ve ahlâka halel getiriyorlar. Hele hele kurumlarıyla dine ve hakka hizmet etme iddiasını taşıyanlar, fiilleriyle niyetlerinin tam tersine hizmet edebiliyorlar.

Halbuki, bugün dindarların en fazla “ahlâkî temsil” konumlarının farkına varması gerekiyor. Dine hizmetin aslî aracının para veya teknoloji değil, ahlâklı tutum ve davranışlar olduğunu hissetmeye ihtiyacımız var. Paranın çoğaldığı ama değerin azaldığı bu âhirzamanda, unutulmaya ve kalkmaya yüz tutan “bereket”i yeniden keşif ve ihya etmemiz bir vecibe.

Dine ve hakka, emeğin sömürüsüyle elde edilmiş bereketsiz, menhus paralar yerine, tek bir kişinin hakkını bile şirketinin haksız menfaatine tercih edebilen ahlâkî bir tavır hizmet edebilir ancak.

Sahi, Bediüzzaman ne diyordu? Dine hizmeti, fiillerimizle sergilediğimiz ahlâk ve kemalâtla ilişkilendirmiyor muydu?

Yaşasın adalet-i mahza, yaşasın ahlâk-ı mahza! Yaşasın Ehadiyet’in sırrına erip nazarını mülkten melekûta çevirebilen nurlu bakışlar!

28.03.2006

E-Posta: ciftkaya@yahoo.com

 

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam