ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Affetmemenin dayanılmaz ağırlığı

 

Affetmemenin dayanılmaz ağırlığı

 

14.05.2006- Yeni Asya Gazetesi

 

Bir lise öğretmeni bir gün öğrencilerine bir teklifte bulunur:

“Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?”

Öğrenciler, çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. “O zaman” der öğretmen. “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza söz verin.” Öğrenciler bunu da yaparlar. Ve öğretmen devam eder:

“Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz okula birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!”

Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama, ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:

“Şimdi, bugüne dek affetmeyi istemediğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.”

Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.

Öğretmen, kendisine “Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

“Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde, hep yanınızda olacaklar.”

Aradan bir hafta geçer. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikâyete başlarlar:

“Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.”

“Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle bakıyorlar bana artık.”

“Hem sıkıldık, hem yorulduk...”

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

“Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.”

***

Öykü burada bitiyor. Ama hayatlarımız ve sınavlarımız devam ediyor. Gönül kırıklıkları, aldatışlar, aldanışlar, hatalar ve günahlar hayatımızda varolmaya devam ediyor.

Bazen affedilmeyi bekliyoruz, bazen affetmemiz bekleniyor. Affolunmak başkalarının elinde, ama affedebilmek bizim elimizde.

Tıpkı yukarıdaki öykünün anlattığı gibi, affetmek gerçekte başkasına verdiğimiz bir ödül değil; kendimize karşı görevimiz. Ruhumuzda affetme duygusuna karşı vazifemiz. Belki bundan da öte, o duyguyu ruhumuza yerleştiren Afûv ve Gafûr olan Yaratıcımıza karşı görevimiz. Kul olmanın, Afuv’a ve Gafur’a imanımızın bir sonucu…

Ve affetmek gerektiği halde affetmemek karşımızdakine değil öncelikle kendimize verdiğimiz bir ceza. Ruhumuza yeni yükler yüklemek demek. Kulluğumuzu zedelemek demek. Ki o yüzden şöyle denilebilir herhalde: hata yapmak insan olmanın, ama gerçekten affedebilmek mü'min ve kul olmanın gereği.

Çünkü gerçekten affetmek, sevdiğimiz kişiye o hatayı hiç yapmamışçasına davranabilmek demek. Gerçekten affetmek, aradaki sevgi bağının affa konu olan hatadan öncesine göre daha bir kuvvetlenmesi demek.

Bu noktada, hatalı ve affedilmeye muhtaç beşerin Yaratıcısı ile melekler arasında vuku bulmuş olan o diyaloğu hatırlamamak elde mi? Hani, melekler insanoğlunun hata ve kusur ile yüklü mahiyetini öne sürüp de onu yaratmanın hikmetini sorduğunda Hikmetli Yaratıcı insanlar hiç hata yapmasa, onları helâk edip, onların yerine hata işleyecek yenilerini yaratacağını söylemişti.

İnsan olmak hata yapmayı getiriyor. Ama hata yapmanın gereği de af dilemek. Hem insanlardan hem de insanların Rabbinden. Ve sıra affetmeye geldiği zaman, Yaratıcımızın Afuv ve Gafur ismine ayna olmaya çalışmamız gerekiyor. Bir mü'min ve kul olarak, bize yakışan hatayı affeder gibi yapıp, sırası geldiğinde sevdiğimizin başına kakmak yerine, o hatayı gerçekten affederek bir sevgi ve dostluk vesilesine dönüştürmek değil mi?

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam