ANA SAYFA

 

 

Murat Çiftkaya

                      yazar

ANA SAYFA | KİMDİR | YAZILAR | KİTAPLAR | ÖYKÜLER LİNKLER  |   @ MAİL  |      

 

solmenu

YAZILAR

Devletler de ölür

'İslami bisiklet'e nasıl binilir?

PKK’ya rağmen hak ve özgürlükler!

Ya Kürtler olmasaydı?

*Nerede benim rakım?” ya da nereden nereye?

Müslüman, ahlak ve para

Mardin Türkiye’ye ne söylüyor?

CHP neden iktidara gelemez ?

Cemaat mi camia mı tartışmalarına bir katkı

Cemaat, hükümet ve birkaç nokta

Havuza Taş Atma Yasaktır!

İslamcı aklın hazin göçü

İffeti yeniden hatırlamak

Düştüğümüz yerden nasıl kalkabiliriz?

En tehlikeli iktidar mücadelesi

Kadın ve eğe kemiği

Erkek erkektir

Erkekler nasıl adam olabilir?

Kimi Türk asker, kimi Türk bedelli doğar!

Bayram Otele mektup

Kâbe'nin tepesindeki saat niçin kaldırılmalı?

Tarikat ve cemaatlerin ayakta kalmasının sırrı

Derinden gelen haberler

Tepe lambalı araçlar neyin sembolü

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye -II

Said-i Kürdi'den Said Nursi'ye - I

Yeni ihraç malı laiklik mi?

Peçenizle beni korkutuyorsunuz

Cemaat

Mesele bölünmek değil ki...

Şiddete meyyalim, vallahi dertten

Varlığımız kime armağan

 

Reklam

 

 

uzamax

 

 

Murat Çiftkaya

 

Murat Çiftkaya: 'Ruhu manevî azaplar içinde yanan bir insan mutlu olamaz'

Dursun Kabaktepe - dursunkabaktepe@gmail.com

20.01.2011 -Moral Haber

 

“Bize Yaratıcı’dan ve sonsuz hayattan kopuk dünyevî bir hayat tarzını telkin edenler, mutlu olacağımız yalanını söylüyorlar. Dünyada ruhu manevî azaplar içinde yanan bir insanın mutlu olması, şen-şakrak yaşaması mümkün değildir.”

Yazar Murat Çiftkaya’nın son kitabı “Cehennemde Kahkaha” Nesil Yayınları’ndan çıktı. Kitabında kırkın üstünde makaleye yer veren Çiftkaya, özellikle algı ve kavram meselelerini ön plana çıkararak yaşam tarzı savaşlarına dikkatleri çekiyor. Dünyanın bir sınav yeri olduğunu ve insanın da buna göre tercihler yapması gerektiğinin altını çizen Çiftkaya, insanı sadece akıldan ibaret görenlere de kitabı aracılığıyla cevap veriyor. “Bize Yaratıcı’dan ve sonsuz hayattan kopuk dünyevî bir hayat tarzını telkin edenler, mutlu olacağımız yalanını söylüyorlar” diyen Murat Çiftkaya, “Dünyada ruhu manevî azaplar içinde yanan bir insanın mutlu olması, şen-şakrak yaşaması mümkün değil” ifadesini kullanıyor. Murat Çiftkaya ile son kitabı Cehennemde Kahkaha’yı, bu kitapla neyi amaçladığını, yaşam tarzı savaşlarını, kutsal ve laikliğin bir arada olup olmadığını, seküler ahlakı ve dindarların bu konulara bakış açısını mercek altına alarak konuştuk.

 

 

 

-Kur’an’ın ve İslam’ın bahsettiği Cehennem kavramı dünya hayatındaki ilahî sınavı yok sayanların veya Allah’ın emir ve yasaklarına uymayanların ahirette cezalandırılacakları yer olarak geçer. Ama sizin kitabınızın ismi “Cehennemde Kahkaha”. Bu nasıl oluyor, açıklar mısınız?

Tam da bu soruyu sordurmak için o başlığı seçtim. Cehennemde kahkaha nasıl mümkün olur? Olmaz, değil mi? Peki dünyada ruhu manevî azaplar içinde yanan bir insanın mutlu olması, şen-şakrak yaşaması mümkün mü? Bu da imkânsız... Gelgelelim bize Yaratıcı’dan ve sonsuz hayattan kopuk dünyevî bir hayat tarzını telkin edenler, tam tersine, çok mutlu olacağımızı söylüyorlar. İşte bu büyük yalana dikkat çekmek için tasarlanmış bir başlık “Cehennemde Kahkaha”.

 

-Kitabın ismiyle insanların dikkatini dünyevîleşmenin tehlikelerine çekmek mi istediniz?

Evet. Bakın, bugün kendisini tanrıtanımaz olarak tanımlayan insanların sayısı çok azdır. Ahirete inanmadığını söyleyenler de çok küçük bir yüzde oluşturur. Ama sıra, yaşadığımız hayata gelince iş değişiyor. Biz, Müslümanlar bazen bilmeden ama çoğu zaman bilerek veya seve seve dünya hayatını ahiret hayatına tercih ediyoruz. Bireysel yaşamlarımızdaki sıkıntılarımız, ailelerdeki çözülmeler, sosyal hayatta karşılaştığımız sorunlar bu tercihin birer yansımasıdır aslında.

 

-Kitabınızda yaşam tarzlarına özellikle vurgu yapıyorsunuz.  Bir makalenizde “yaşam tarzı savaşları”ndan söz ediyorsunuz. Burada neyi kastediyorsunuz?   

Çok iddialı bir söz olabilir. Ama şöyle diyeyim: Kur’an adına Risale-i Nur’un yürüttüğü cihadın sonucunda bu ülkedeki iman-küfür mücadelesi bitti sayılır. Mücadele artık yaşam tarzları üzerinden yürütülüyor. İçki ve giyim tarzı bu mücadelenin en belirgin cephelerinden ikisi. Evet, yaşam tarzı savaşlarında da aslında din ile dindışı algıların çarpışması söz konusu. Bediüzzaman’ın yazdığı yüzlerce eserden sadece Tesettür Risalesi nedeniyle hapis cezası alması, yaşam tarzı savaşlarının ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor bize.

 

-Bu savaşlarda hangi insan portreleri karşımıza çıkıyor ve bu portreler sosyal hayatımıza nasıl yansıyor?

Biliyorsunuz, Cumhuriyet’in başından itibaren imanı mümkünse ortadan kaldıran, zayıflatan veya en azından kalbin içine hapsetmeye çalışan bir proje uygulamaya konuldu. İnançlı birisi olabilirsin, ama bunu belli etme. Dindar olman mümkün ama uluorta namaz kılma, diline ve kelimelerine dini karıştırma. Eğer bir kadınsanız, ne kadar dindar olursan ol, tesettürden uzak dur.

 

-Resmî ideolojinin söylediği bu, değil mi?

Evet, dolayısıyla karşımıza en azından dış dünyada neredeyse tamamen seküler, dinden soyutlanmış bir insan tipi çıkıyor. Son on yıldır dindarların bu sürece gönül rızasıyla dâhil olduğu ya da dâhil edildiği de düşünülürse, durum daha da ciddileşiyor.

 

-Dindarların sürece dâhil olması derken neyi kastediyorsunuz?

Yaratıcı her şeyin yaratıcısıdır. Mülkünde ortağı olamaz. Tanım gereği ancak her şeyi yaratan tek bir şeyi yaratabilir. Benzer şekilde, Yaratıcı insanı bir bütün olarak kendine muhatap alır. Bütün duygularının adresi ve muhatabı olmak ister. İnsanın hayatının her alanında kalbini ve duygularını kendisine dönük yaşamasını ister. Gelgelelim dünyevilik ideolojisi, dindarların zihnine ayrımlar aşılıyor. Namazını kıl, orucunu tut ama mesela ekonomik faaliyetlerinde kapitalizmin kurallarına tâbi ol, diyor. Çok kazan, çok tüket diyor. Veya başörtülü bile olsan kendini göster, sergile, insanların beğenisini kazanmaya çalış diye telkin ediyor. Modayı hayatımıza sokuyor yani.

 

-Kitabınızda “laik ama kutsal” başlıklı bir yazı dikkat çekiyor.

Bu, aslında değerli dostum Prof. Dr. Ali Köse’nin Etkileşim Yayınları’nda çıkan kitabından ödünç alınmış bir yazı başlığı. Prof. Köse bu kitabında Peter L. Berger, Daniel Bell ve Harvey Cox gibi sosyologlardan derlediği makaleleri bir araya getirmiş. Adı geçen uzmanlar sekülerizmin yerini tekrar kutsala ve dine nasıl bıraktığını çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.

 

-Avrupa bu tartışmayı nasıl aştı, bizde ne oldu?

Avrupa’da bu tartışma yeniden alevlendi denilebilir. 2000’li yıllarda İslam ve Müslümanlar sayesinde dinin sosyal hayattaki konumu ve tezahürleri yeniden tartışılıyor. Ama şurası kesin: Din artık yükselişte. Her şeyin akılla izah edilebileceğini iddia eden “aydınlanma”dan bahseden pek yok artık. 19. yüzyılda baş tacı edilen pozitivizm artık gözde değil. Büyük izahlar ve anlatılar sona erdi. Unutmamak lazım ki, bu Avrupa için doğal bir sürecin bir aşaması. Bize gelince, resmî ideoloji ve aydınlar hâlâ aydınlanmacı ve pozitivist. Hâlâ dinin hakikatine ve getirdiği hakikatlere soğuk. O yüzden de, dine ait görüntüler ve tezahürler resmî ve sivil eliti çok rahatsız ediyor. Bugün yaşadığımız başörtüsü yasağı, dindarlığın tu-kaka edilmesi gibi sorunların temelinde bu pozitivist ve aydınlanmacı zihniyet yatıyor. Zihinlerimizde ve hayatlarımızda büyük bölünmeler hükmediyor hâlâ.

 

-Gördüğüm kadarıyla, siz diğer düşünce kitaplarınızda da bu bölünmeye dikkat çekiyorsunuz.

Evet Nesil Yayınları’nda bir dizi olarak yayınlanan düşünce kitaplarımın ortak noktası büyük bölünme adını verdiğim şey. Aklım Kalbimde Kaldı isimli kitapta, mesela, zihinlerimizde kol gezen din ve bilim ayrımının veya çatışmasının ne kadar yapay ve anlamsız olduğunu göstermeye çalıştım. Hakikat denilen şeyin bütün olduğunu ve onu anlayabilmek veya algılayabilmek için de bütüncül bir bakış açısına ihtiyaç duyduğumuzu, bilim denilen şeyin pozitivist ve maddeci yorumlarından temizlenerek marifetullaha vesile edilebileceğini anlatmaya gayret ettim. Akıl ve kalp ancak birlikte çalıştığında, daha doğrusu akıl kalbin hizmetine girdiğinde marifete ulaşılabilir. Aynı şekilde, Siyasetin Şerrinden kitabı, siyaset alanı ile değerler arasındaki bölünmeyi konu alıyor. Bizi ancak hak ve adalete bağlılığın güçlendirebileceğini iddia ediyor. Bölünme demişken, bugün yaşadığımız en büyük bölünme korkusunun temelindeki milliyetçilik de Siyasetin Şerrinden kitabının ana konularından birisi.

 

-Yine “Cehennemde Kahkaha” kitabına dönersek, sizce seküler ahlak mümkün mü?

Evet ve hayır. Evet, çünkü dış dünyada güzel, iyi ve faydalı davranışların dindar olmayan bir insanda görülmesi mümkün. Özellikle Batı gibi sekülerleşmeyi doğal olarak yaşayan yerlerde bu ahlâkın kendi içinde tutarlı olması mümkün. Bizimki gibi Müslüman toplumlarda da inanmadığı halde “iyi” insanlar yok mu? Var! Ama unutmamak lazım ki, bu iyilikler dinin telkin ettiği ve ders verdiği faziletlerdir. Ve iddia ediyorum, inanmayan iyi insanların bu iyiliklerin kaynağında dindar bir terbiye veya aile vardır. Aynı soruyu yine soralım: Seküler ahlak mümkün mü? Hayır, çünkü ahlak dediğimiz şey Halık’tan yani Yaratıcı’dan bağımsız düşünülemez. “İyi”yi iyi yapan Yaratıcı için yapılıyor olmasıdır. Yoksa, ya riyakârlığa ya da insanın kendisini tanrılaştırmasına yol açar.

 

-Kitabınızı okuyan okuyucularınızdan bir yazar olarak beklentileriniz nelerdir?

Yazarı en çok mutlu edecek şey, yazdıklarının okunması ve anlaşılması. Yaşça veya zihince genç olanların kitaplarımdan yararlanması beni çok sevindirir.

 

-Kitabı okuyanların nelere dikkat etmesini istersiniz?

Bir kitap yayınlandıktan sonra artık yazarının olmaktan çıkar. Okuyucu artık kitapla baş başadır. O yüzden, okuyucular şöyle okusun böyle okusun demeyi uygun bulmuyorum. Bununla birlikte, kitaplarımda mümkün olduğunca kavram çalışması yapmaya çalıştım. Bizim en önemli meselemiz, algı ve kavram meselesidir. Kavramlarını yitiren veya onların sahih anlamlarından uzaklaşanlar, en büyük hazinelerini kaybetmiş demektir.

 

Fotoğraf: Ekrem Altıntepe

Yeni Sayfa 1

KİTAPLAR

 

 

sayfama giriş yapabilir,

arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

 

 

 

 

Reklam